Âdâb-ı Münâzara (İsl.)

 
 Zitierfähiger Link: Âdâb-ı Münâzara (İsl.)  

Tartışma yöntemi/ahlakı demektir. İslam mantık geleneğinde iki tartışma yöntemi vardır: Birincisi, Aristoteles’in (MÖ 384-322) Topika’sına dayanan Meşşâ’î mantıkçıların cedelidir. İkincisi, Şemsu’d-dîn Muhammed b. Eşref es-Semerkandî’nin (ö.702/1302) Risâle fî âdâbi’lbahs’ına dayanan âdâb-ı münâzaradır. Âdâb-ı münâzara, modern dönemlere kadar öğretim kurumlarında ders olarak okutulmuştur. Bu konuda kayda değer bir literatür bulunmaktadır. Bu yöntem özellikle felsefe, kelam ve mantık ile uğraşan bilginlerce kullanılmıştır. Meşşâ’î mantıkçılar cedelin amacını ne olursa olsun karşı tarafı ikna etmek ve susturmak olarak belirlemişler, dahası ona, bu amaçları gerçekleştirirken kural dışı davranma esnekliği de tanımışlardır. Bundan dolayı cedel, ikna ve susturma işini hem hitabet sanatının etkileyiciliğini kullanılarak, hem de mantıki ve ahlaki kuralları ihlal ederek de yapabilir. Semerkandî ise yöntemini, etik temeli zayıf olan cedeli tartışma yönteminin yerine koymuştur ve ona hakikati ortaya çıkarma amacı yüklemiştir; bu amaç daima mantıki ve ahlaki çerçevede gerçekleştirilmelidir. Ona göre bu amaç gözetilmezse tartışma, ne olursa olsun karşı tarafı yenme (mücadele/cedelleşme) veya fikir alış-verişi (müfakere) olur. Bundan dolayı hakikati ortaya çıkarma dışındaki bir amaç, haram kabul edilmiştir. Bu sanatın tartışmacıları mu‘allil (iddialarını gerekçelendiren) ve sâil(soru soran)dir. Münâzaracı olan taraf mu‘allildir; sâil ise soruları ile gerçeği ortaya çıkarma konusunda mu‘allili yönlendiren taraftır; sâil, cedelde olduğu gibi soruları ile mu‘allili yanıltmaya çalışmaz. Tartışmaya konu olanlar ise kavramlar ve hükümlerdir. Bu sanatta başkan (moderato) gerekli değildir. Tartışmacılardan şu hususları yerine getirmeleri beklenir: Öncelikle taraflar, her ilmin ontolojik zeminini, teknik terimlerini, kabul ettikleri öncüllerini ve bu öncüllerin amacı doğrudan etkileyen kuvvetlerini bilmelidir; aksi takdirde tartışmaya girmenin bir anlamı yoktur. Eğer tartışma tarif (defination) veya bölme (division) hakkında ise mu‘allil, tarif/bölme ve türlerini, her birinin genel ve özel şartlarını bilmelidir. Sâil, mu‘allilin zikrettiği tarif/bölmelerin, şartlar doğrultusunda olup olmadığı hakkında açıklama ister. Mu‘allil ise tarifini/bölmesini açıklığa kavuşturmakla yükümlüdür. Mu‘allil delile ihtiyaç duyan problemleri tartışmadan önce incelemeli, onlar hakkında her ne görüş serdedecekse ibarelerinin açık, kesin olmasına dikkat etmelidir. Buna karşılık sâil, mu‘allilin naklettiklerinin sıhhatini ve delilini talep etmelidir. Tarafların soru-cevap konusunda şu hususlara dikkat etmesi gerekir: Mu‘allil, cevap vermede acele etmemeli, sâilden delil talebinin neye yönelik olduğunu, neden onun hakkında delil talep ettiğini öğrenmelidir. İddialarını, naklettiği görüşleri ve teknik terimleri karıştırmamalı; delil türlerinden kesin, seçmeli ve hulfî kıyası, tümevarımı, analojiyi bilmeli; devr, teselsül, çelişiklerin bir araya gelememesi, bir şeyin kendisinden olumsuzlanamaması, çelişiğin çelişiğe yüklenememesi gibi temel hareket noktalarını da bilmelidir. Delilin dışında olan alay, söz kesme, kınama ve yorumlama ile yanlışa sevk etme yoluna başvurmamalı; mecaza, eş-anlamlıya, sözleri doğru yerlerinden birleştirmeye/ayırmaya dikkat etmeli; önermeleri yanlış döndürmemeli, kanıtlanmak isteneni delil olarak almamalı, şeylerin gerçek illetlerini tespit etmeli, ayrı olması gerekenleri tek bir konu gibi almamalıdır. Sâil ise bu türden bir eksiklik gördüğü zaman ayrıntılı açıklama (tahrîr) ve delil isteme hakkına sahiptir. Âdâb-ı münâzara, uygulama alanı olmayan entelektüel bir zevk değildir. Aksine felsefi, kelami, hukuki, medyatik tartışmalarda, ayrıca özellikle hakimler, savcılar, avukatlar, polisler, cinayet ve polisiye türü roman yazarları ve devletler arası diplomaside devlet adamları tarafından kullanılabilir.

NECMETTİN PEHLİVAN

İlişkili girdiler