Akıl (Hrst.)

 
 Zitierfähiger Link: Akıl (Hrst.)  

(Alm. Vernunft)

İnsanın en temel felsefi tanımlarından biri Aristoteles’in (MÖ 384-322) insan, “akıl yeteneğine sahip ve duyu organları olan canlıdır.” ifadesidir (Politika 1253a9). Bu bağlamda akıl için kullanılan Logos sözcüğü, nedenleri insan tarafından algılanan ve genel olarak gözlemlenerek dil ile ifade edilebilen, evrendeki mevcut düzen yapısını tanımlar. Hıristiyan düşünürler bu tasavvurları kabul etmişler ve onu Kitab-ı Mukaddes’te ve Hıristiyanlık’ta var olan insan tanımlarına göre değiştirmişlerdir. Augustinus, (354-430) Yeni Eflatuncu akıl kavramını, kendi tecrübelerine binaen geliştirdiği düşüncelere dayanarak genişletmiştir (krş. Confessiones/İtiraflar). İtiraflar kitabında Augustinus sadece Tanrı hakkındaki düşüncelerini bir şeklinde O’nunla konuşuyormuşcasına ifade etmektedir. Ona göre, özgür ve ruh sahibi olan insan, kendi bireysel varlığını ancak Tanrı’ya karşı içsel, diyalogsal ve kişisel  bir ibadet ilişkisi kurarak gerçekleştirebilir. Bu nedenle insanın duygusal boyutları düşünsel boyutlarının yanında eşit olarak yer almakta ve insan (Tanrı’nın sureti olduğundan teslis ile analoji içinde) hafıza, akıl ve irade (veya sevgi) üçlüsünün yapısal birliği içinde düşünülmektedir. Burada akıl, Tanrı’nın hakikati bütün algılardan evvel apriorik bir şekilde önceden göstermesine bağımlı kalmaktadır (iluminasyon). İnsan ruhunun derinliklerindeki Tanrı’nın varlığı Augustinus’ta ve sonrasında mistik anlamda yorumlanmıştır. Aquin’li Thomas’a (ö.1274) göre insanın Tanrı’nın sureti oluşu, akıl ve özgür irade ile donatılmasından dolayıdır. Thomas insanın akıl ruhunun değil, sadece bitkisel ve duyusal ruhunun bedenle bir biçim-madde birliği oluşturduğu görüşünde olan Aristoteles’den farklı olarak ruhun düşünme gücünü (anima intellectiva) de insan bedeninin temel varlık biçiminden saymakta ve böylelikle antik beden-ruh düalizmini aşmaktadır. Duyulardan yükselen bilim olarak aklın doğal düşünme gücü, Thomas’a göre Tanrı’yı sadece mutlak neden olarak algılayabilir; fakat O’nun teslisini veya İsa Mesih’in şahsında tecessümünü algılayamaz. Bunlar ancak vahiy konusu olabilirler. Akıl ve inancın her ikisi de aynı şekilde Tanrı’dan geldiklerinden, doğal aklın ilkeleri ile çelişen bir şey vahiy içeriği olamaz. Dinin içeriği akıl üstü olabilir; ama hiç bir zaman akıl dışı olamaz. Akıl böylelikle inancın eleştirel bir mercii olmaktadır. Thomas felsefenin doğal akılsal düzenini teolojinin doğaüstü lütuf düzeninden böyle ayırmaktadır. Katolik Kilisesi’nin öğreti geleneğine göre insanın doğal aklı asli günahla birlikte zayıflamıştır; ancak tamamen yıkılmamıştır. Buna karşılık Protestan teolojinin  görüşüne göre ise akıl bütünüyle gücünü yitirmiştir ve onun yerini ancak Tanrı’nın inayeti doldurabilecektir (fideist akımlara benzer şekilde). Immanuel Kant’ın (1724-1804) görüşüne göre, bütün bilgilerin ancak duyuların algılamalarından hareket edilerek elde edilebileceği ve aklımızın kategorilerinin (ör. klasik nedensellik ilkesi) aşkın nesnelerin varlığı hakkında gerekçeli ve inandırıcı görüşler elde etmeye uygun olmadıkları için, akıl yoluyla felsefi olarak Tanrı’yı tanıma mümkün değildir. Sigmund Freud’un (1856-1939) psikanalizindeki bilinçaltının bulunması ve insan aklının işleyiş mekanizmasını salt nörobiyolojik süreçlere indirgeyen modern beyin araştırmalarındaki bazı eğilimlerden dolayı, insanın seçimlerini aklını kullanarak yaptığı ve (buna dayanan) insanın davranış özgürlüğü de sorgulamaya açıldı. Özellikle bu son gelişme nedeniyle hıristiyan teolojisi canlı bir tartışma ile karşı karşıyadır.

MARTIN THURNER

İlişkili girdiler