İslamofobi (Hrst.)

 
 Zitierfähiger Link: İslamofobi (Hrst.)  

(Alm. Islamophobie)

İslamofobi”, yeni bir terim olarak 1980’lerin sonu veya 1990’ların başına doğru ortaya atılmış bir kavramdır ve bugün pek çok Avrupa dilinde kullanılmaktadır. İslamofobi hem İslam karşısında olan hem de İslam konusunda korku yaratan İslam karşıtı yaklaşımları ifade eder. Sözcük etimolojik bakımdan iki bölümden oluşur: İslam ve Yunanca “korku, endişe” anlamına gelen “phobos”tan türeyen ve psikolojide uzun zamandır, insanların korku nedeniyle çeşitli kaçınma biçimlerine itilmesi hali ya da korkular nedeniyle eylem kısıtlılığı içine düşmesi fenomeni olarak bilinen “phobie” sözcüğünden oluşur. Rasyonel açıkla­nabilir kaçınmalar ya da savunma tepkileri değildir söz konusu fenomen. Kavram özellikle, bu konuyu işleyen ve İngiliz ırkçılık karşıtı örgüt Runnymede Trust tarafından 1997’de yayımlanan bir belge (Islamophobia. A Challenge for Us All) sayesinde üne kavuştu. Kavramın yoğun bir başka kullanımıysa 11 Eylül 2001 tarihinde New York’taki World Trade Center ve Washington D.C.’deki Pentagon binasına düzen­lenen saldırının ardından başlamıştır. Kavramın kullanımı kısmen ırkçı, kısmen din karşıtlığı nitelik taşımaktadır ve bu haliyle İslamcı köktenci­lerin terör saldırılarının neden olduğu korkunun toptan tüm Müslüman­lara yöneltilmesine ve Avrupa’da Müslümanlarla birlikte barış içinde bir arada yaşama ortamının zehirlenmesine neden olmaktadır.

Bir dinin radikal pozisyonları bakış açısına bağlı olarak farklı farklı algılanır. İçeriden bir değerlendirmeyle bunlar çoğun dinin varlığıyla artık hemen hemen hiçbir ortak yanı kalmamış olan marjinal fenomen­lerdir. Dışarıdan bakıldığındaysa dinle sıkı sıkıya ilişkilendirilmekte hatta özdeşleştirilmektedir.

İslamiyet adına” hareket eden gruplaşmaların en eskileri Hindistan Yarımadası üzerindeki Deoband’lar, yine Hindistan Yarımadası üzerin­de Seyyid Ebu’l-Ala Mevdûdî (1903-1979) tarafından kurulmuş olan “Cemaat‑i İslami” ve öğretmen Hasan el‑Benna (1906-1949) tarafından Mısır’da kurulan Müslüman Kardeşler’dir. Müslüman Kardeşler’in büyük bir çoğunluğu barışsever olduğu ve demokratik bir şekilde daha çok İslamiyet’in etkisi altında olan bir siyaseti hayata geçirmek istedikleri hâlde, batılı algı daha ziyade siyasi şiddeti kullanan gruplara yöneltilmektedir.

Selefîlik İslamiyet’te birçok nüanslara sahip olan bir fenomen iken, batıda daraltılmış bir şekilde sadece İslamiyet’i siyasi-ideolojik bir akım yapmaya çalışan bir grup olarak algılanıyor. Bu grup özellikle Alman­ya’da, kendi dini yorumlarını tek gerçek yorum olarak sayan, demokrasi ve dinlerarası diyaloğu reddeden ve inanç uğruna savaşmayı, bir başka deyişle Cihad’ı her bir Müslümanın görevi olduğu, dolayısıyla da çoğunluk toplumuna karşı silahlı ve de terörist savaşın meşru olduğu biçiminde yorumlayan fanatik bir akım olarak algılanmaktadır. İslamo­fobinin artmasının nedenlerinden biri, Almanya’da yaşayan Selefîlerin faaliyetleridir; Almanya’daki Selefîlerin faaliyetleri Anayasa Koruma Dairesi’nce izleniliyor.

Afganistan’ın Sovyetlerce işgali (1979-1989) sırasında Deobandi Okulu’ndan bir grup Kuran öğrencisi (Taliban), Sovyetler’e karşı aman­sızca mücadele etmiş, Sovyetler’in geri çekilmesinin ardından ülkedeki iktidarı geçici olarak üstlenmiştir, ta ki Amerikalılar ve bağlaşıklarının 11 Eylül 2001’deki müdahalesiyle kaçmaya zorlanana dek; o tarihten beri de etkinliklerini yeraltından yürütmektedirler. Bu grup o dönemde İslam ve Şerita’ın en radikal yorumunu takip eden bir rota izlemekteydi ve kadın ve dinî azınlıkların haklarını büyük oranda kısıtlamıştı; İslam adına radikal şiddet kullanımından sakınmamıştı. Bu Taliban zaman zaman, Afganlılara ilkin Sovyetlerle olan mücadelesinde yırdım etmek, sonra da Amerikalılara yardım etmek üzere Afganistan’a gelmiş olan ecnebî Müslümanlarla da birlik olmuşlardır. Bunların birçoğu Suudi Arabistan’dan gelen Usama bin Ladin (1957-2011) liderliğinde el-Kaide grubunda biraraya gelmişlerdir. Grup, bir dizi suikast ile adını duyur­muştur, hâlen dünya çapında teröristçe etkin ve korkulan bir gruptur. En menfur suikastleri şüphesiz ki 11 Eylül 2001’deki New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’nin ikiz kulelerine yönelik yıkımla Washing­ton’daki Pentagon’a saldırılarıdır.

Alman medyasından mütemadiyen Nijerya’daki “Boko Haram” verya Endonezya’daki “Islami Cemaat” gibi az tanınmış olan grupların sui­kastlerinden bahseden haberler duyuyoruz. Dünyanın pek çok yerinde hoşnut olmayan insanların egemen güçlere karşı ortak hareket etmek ve kendi yorumladıkları şekliyle İslam’dan aldıkları haklılıkla mevcut düzene karşı savaşmak üzere biraraya geldiklerini söylemek abartılı olmaz. Gelecekte de benzer hedefleri takip eden yeni grupların oluşa­cağını ve bundan dolayı hem islamofobiye karşı mücadeleyi hem de Müslüman ile Hıristiyan teologların diyalog uğruna sarfettikleri ciddi çabaların güç duruma düşürüleceğini gözardı etmemek gerekir.

Bu hareketlerin hepsinde ortak yan, dinî sorumlulukların ve kutsal metinlere ilişkin sadece kendi yorumlarının geçerli olduğunu dayatma­ları, kendi bölgelerinde başka türlü düşünenlere karşı mücadele etme­leri, diğer dinlere mensup insanları reddetmeleri, kendi dinleri adına dinlerarası diyaloğa karşı savaşmaları, totaliter egemenlik olarak politik iktidarı hedeflemeleri ve uzlaşmanın her biçimini bir tür zayıflık olarak görmeleridir. Bu nedenle de gruplar olarak devlet için ülkedeki başka türlü düşünenlerle barışçıl bir ortamda birarada yaşama açısından ve böylesi bir görüş ve anlayışa sahip bir devlet olaraksa dünya barışı yönelik bir gerçek tehlike oluşturuyorlar.

Bu nedenledir ki barışsever tüm insanların hedefi, dünyanın her yerinde yaşayan tüm iyi niyetli insanların biraraya gelmeleri ve genel olarak radikalizm ve dinî radikalizm tehlikesine karşı herkesin barışçıl bir birlikte yaşamasını sağlayabilmek üzere nasıl göğüs gerebileceklerini düşünmeleri olmalıdır.

Peter Antes

İlişkili girdiler

This post is also available in English.