Mutlak Hakikat İddiası (İsl.)

 

İslam’da imanın özünü oluşturan ‘Allah’tan başka ilah yoktur’ hükmü İslam’ın en başta gelen mutlak hakikat iddiasını oluşturur. En temel doğruluğu ifade etmesi açısından bu hüküm İslam’da hiçbir şekilde gözden geçirilemeyecek, mutlak bir epistemik ve normatif statüye sahip olup, diğer bütün doğruluk ve değer iddialarının onu doğrudan veya dolaylı olarak öngörmesi bir zorunluluk ifade eder. Bir başka deyişle, İslam açısından herhangi bir şeyi doğru veya yanlış kılan, yani kısaca herhangi bir şeyi ‘İslami’ veya ‘gayri-İslami’ yapan o şeyin bu temel hükümle olan ilişkisidir. Dolayısıyla, İslam’da herhangi bir önermenin doğruluğu onun ‘Allah’tan başka ilah yoktur’ hükmü tarafından gerektirilmiş olmasına ya da en azından çelişmemesine bağlıdır. İslam’da bu mutlak hakikat iddiasıyla bağdaşmayan bir şey gerçek anlamda bir doğruluğa sahip olamaz. Hakikatin hakikati gerektireceği ya da hakikatin hakikatle çelişmeyeceği sezgisi dikkate alındığında, İslam’ın buradaki temel öngörüsü her hakikatin bu mutlak hakikat tarafından gerektirildiği, dolayısıyla her hakikatin bu temel hakikate deyim yerindeyse bir şekilde tanıklık ettiğidir. Özü itibariyle, hem Allah’ın mutlak ilminin bir tezahürü olan vahiy, hem de Allah’ın insana bahşettiği aklın varlığın bilgisi çerçevesinde erişebildiği her doğruluk bu mutlak hakikate doğrudan veya dolaylı olarak tanıklık etmektedir. İslam’ın mutlak hakikat iddiası, görüldüğü gibi, Allah’ın varlığı kadar Allah’tan başka hiçbir varlığın ‘tanrılık’ vasfına asla sahip olmadığı/olamayacağı iddiasını içerir. Allah’ın eşi ve benzeri olmadığını ifade etmesi açısından O’nun birliğini ve aşkınlığını vurgulayan İslam’ın bu mutlak hakikat iddiasının ontolojik düzlemde özdeşlik (her şey kendi kendisiyle özdeştir) yasasını öngördüğü söylenebilir ki bu da diğer bir takım temel ontolojik ayrımlara da zemin oluşturmaktadır. Örneğin, Tanrı ile diğer varlıklar arasında aşılmaz bir ontolojik ayrım bulunmaktadır: Tanrı Tanrı’dır; Tanrı-olmayan Tanrıolmayandır. Yani, yegane yaratıcı olan Allah’ın haricindeki her şey yoktan yaratılmış olup, varlıkları O’nun yaratıcı fiiline bağlı olup, var oldukları her an ona muhtaçtırlar. Buna karşın zatıyla kaim olan ve mutlak sıfatlara sahip yegane varlık olarak Allah varlığı için hiçbir şeye bağımlı değildir; hiçbir şeye muhtaç değildir. Yaratan ve yaratılan arasındaki bu mutlak ontolojik ayrımın semantik, epistemik ve etik bir takım düzlemlerde öngörülen bazı temel ayrımların (karşıtlıkların) realist tasavvuruyla bir paralellik oluşturduğu söylenebilir. Nasıl ki Allah ile diğer varlıklar arasındaki temel ayrımı ifade eden hüküm mutlak bir doğruluk statüsüne sahipse, aynı şekilde İslam’a göre doğru (hakk) ile yanlış (batıl), bilgi (ilim) ile bilgisizlik (cehalet), iyi (hayır) ve kötü (şer), iman ve küfür arasında da mutlak/gözden geçirilemez bir ayrım söz konusudur. Felsefi anlamda gerçekçi (realist) bir anlam ve doğruluk anlayışını öngören İslam’ın kendi Tanrı tasavvurunu böylece mutlak ve vazgeçilmez hakikat olarak sunmakta, diğer dinleri de bu temel noktadan hareketle değerlendirmektedir. Bir başka ifadeyle, görece veya çoğulcu doğruluk anlayışlarını reddeden İslam kendi uluhiyet anlayışını vahiy kaynaklı dinlerin en temel hakikati olarak görmektedir.

 

MEHMET SAİT REÇBER

İlişkili girdiler

This post is also available in German.