Barış (İsl.)

 

(Alm. Friede)

Barış; uyumu, uzlaşmayı, anlaşmayı, karşılıklı birleşmeyi ve düzeni ifade eder. Sosyal bir varlık olan insanın kendisine ve çevresine karşı uyumlu olmasını, şiddet ve çatışmadan uzak durmasını niteleyen barış, insan neslinin korunmasının ve yeryüzü uygarlığının sonraki kuşaklara aktarılmasının en temel güvencesidir. Kur’an’da silm ve sulh ile birlikte barışı niteleyen birçok kavram bulunmaktadır. Kur’an dil bilimcileri, barışı, çatışma ve çekişme sonrası yapılan anlaşma ve sözleşme olarak tanımlarlar. Barışı niteleyen kavramların ortak anlam çerçevesi, esenlik, huzur, kurtuluş, sağlık, güven, uyum ve yararlılıktır. Barış, birey ve toplum düzeyinde toplumsal yaşama ilişkin bütün iyileştirme ve geliştirme çabalarını ifade eder. Barış, Allah’ın güzel isimlerindendir (Haşr, 59/24). İslam, barış anlamını içerir. Kur’an, barışın esas alınmasını öne çıkararak, yeryüzünde bozgunculuk yapılmasını yasaklar (‘râf, 7/56; Enfâl, 8/61). Barışa götüren süreç, savaş ve çatışmanın yol açtığı insanlık onuruna yakışmayan kargaşa ve can kaybından kurtulma düşüncesidir. Kur’an’a göre “Barış, en iyi olandır.” (Nisâ’, 4/128). Kur’an, topluca barışa ve güvenliğe (silm) girme çağrısı yapar (Bakara, 2/208). Kur’an’ın indirildiği gece, barış ve esenlik olarak nitelendiril­miştir (Kadr, 97/5). Kur’an’da, ebedi cennetin adı barış yurdudur (Yâ-Sîn, 36/58). İnananlara müslüman, yani Allah’a teslim olarak barış ve huzura erenler adı verilmiştir. Kur’an’ın temel vurgusu olan salih amel kavramı, barışa yönelik bütün insan eylemleri anlamına gelmektedir. Barış için çalışmak müminin temel görevlerindendir. İslam ahlakı açısından barış, bir erdem olarak dinginlik ve yüksek bilinçlilik durumunu nitelemekte­dir. İç dünyasında barışı ve uyumu bulan birey, toplumsal barışın oluş­masına katkıda bulunur. Müslüman, topluma davranışlarıyla güven, huzur ve barış sağlayıcıdır. Hz. Muhammed, inanç sahibini ülfet eden, kaynaşıp uzlaşan ve barışan kimse olarak tanımlamaktadır (İbn Hanbel, Musned, c.2, s.400, no.9187). Dolayısıyla din, barışın güvencesi olmalıdır. İyiliklerin yaygınlaştığı toplumlar barış içinde yaşarlar (Mâ’ide, 5/2). İslam, insan ve ülkeler arası huzursuzluk ve kargaşa ortamlarını önle­meye çalışmış, insanların barış için arabuluculuk yapmalarını özendir­miştir. Barışa giden yol hakikate teslim olmak ve güven duygusuyla yakından ilgilidir. Barış, Kur’an’ın en temel hedefidir. Kur’an’da “Sen af yolunu benimse.” (‘râf, 7/199) sözleriyle ifade edilen affedicilik ve hoş­görü, İslam dininin barışı sağlamaya yönelik ilkeleridir. Toplumsal ba­rışın temel koşulu, insan hayatına duyulan saygıdır. Barışın en büyük güvencesi, bilgi, hoşgörü ve sevgiye dayalı Allah inancıdır. İnsanın Allah’a karşı başlıca sorumluluğu, güven içinde kendini gerçekleştire­ceği, başkalarının da kendilerini gerçekleştirmelerine engel olmayacağı barış ve uzlaşma ortamını oluşturmaktır.

Müfit Selim Saruhan

Barış (Politik, Hrst.)

 

(Alm. Friede, politisch)

Politik anlamda barış saldırganlığın, huzursuzluğun veya savaşın olma­ması durumudur, ki Hıristiyan anlayışına göre devletin görevidir, fakat devlet bu amaca pozitif olarak ancak, ülke içinde insanların özgürlüğe ve biçimlendirme imkânlarına sahip olması ve iç huzurun baskı ve kaba kuvvet hakimiyeti sayesinde sağlanmış olmaması yoluyla ulaşabilir. Teo­lojik olarak barışsızlık, insanlar arasındaki ilişkilerde iletişimin günah yüzünden bozulmuş olmasıdır ve insanlar bunu aşmak için tek yol olarak, kurtuluşun sadece birbirlerine saygı ve sevgide bulunacağı düşüncesine varmayı ve gerek bencillik içinde kendi çıkarını gözetmenin, gerek öteki insanları bir kitleye indirgemenin barışı bozarak hoşnutsuzluk yarata­cağını kabul etmeyi görmelerindedir.

Peter Antes

Bilim (Hrst.)

 

(Alm. Wissenschaft)

Bilim denince insanın dünyayı açıklama ve keşfetme biçimleri içinden akıl yoluyla gerekçelendirme (veya hiç değilse akıl yoluyla sınama) yöntemleriyle çalışanı anlaşılır. Bilimin bir terim olarak tanımlanması Hıristiyanlık öncesi Yunan felsefesinde ilk defa Aristoteles (MÖ 384-322) tarafından açık biçimde tanımlanmıştır: Mitos hakikat iddiasının gerekçesi olarak o mitosu aktaran kişinin inanılırlığına atıf yaparken (yani aktarım geleneği) bir ifadenin bilimsel anlamda doğru olabilmesi için her insan tarafından – tabiatın verdiği akla dayanılarak ve kültür geleneğinden bağımsız olarak – izlenebilip kabul edilebilir olması gerekir. Modern teknik sadece bu rasyonel bilim anlayışı temelinde gerçekleşebilmiştir.  Yunan  felsefesi  kökenli  bu  bilim  ideali  Kutsal Kitap’ta, Yeni Ahit’in geç dönemde ortaya çıkmış birkaç metni hariç, bilinmez. Fakat en geç, Hıristiyanlığın Pavlus’la (MS 60’lı yılların başı) başlayan misyon çalışmaları dönemindeki Helenist-Roma  kültür çevresine girişinden bu yana bilimlerle arasındaki ilişkinin açıklığa kavuşturulması gerekmiştir. Hıristiyanlıkta insanın akılla donatılmış olmasının yaratılış teolojisinden başlayarak ilkece olumlu olarak değerlendirilmesi bilimlere karşı da büyük ölçüde tanıyıcı  bir tutumun oluşmasına yol açtı. Bilim dostu bu tutumun temeli Kutsal Kitap’ta, Pavlus’un paganların bile Tanrı’yı tanımasının kendilerinde Tanrı vergisi olarak bulunan akıl sayesinde mümkün olduğu bölümde görülebilir (Pavlus’tan Romalılar’a Mektup 1:19-21). Pavlus’un başka bir yerde (Pavlus’tan Korintliler’e 1. Mektup  1:22-24), kendilerinin çarmıha gerilmiş İsa’nın öğretisini yaymalarının Yunanlılarının bilgeliği açısından çılgınlık sayıldığını belirtmesi bilim karşısındaki ilkesel olarak Kutsal Kitap’la uyum içindeki olumlu tutumuyla çelişki oluşturmaz. Pavlus burada daha çok, hıristiyan inancının bilimsel olarak tanınabilecek olanın sınırlarıyla kısıtlı kalmayıp ayrıca ve her şeyden önce, aklın kendi sınırlarına vardığı veya insanın günahı yüzünden zayıf düştüğü noktada önem kazandığını ve böylece insanın kurtuluşunun varoluşsal boyutlarını ilgilendirdiğini dile getirir. Hıristiyanlık tarihinin daha başlarından itibaren, inancı akılcı bir biçimde düşünme çabası geniş bir yer tutmuş ve bunun sonucunda, ayrı bir bilim olarak, teoloji (vahiy teolojisi) doğmuştur.

MARTIN THURNER

Blasfemi/Kutsala Hakaret (Hrst.)

 

(Alm. Blasphemie)

Blasfemi ile kasıtlı ve kötü niyetli olarak Tanrı’ya, adına veya her türlü Tanrı’nın kutsallığında önemli bir payı (Kutsal metinler, iman esasları, ritüeller, kutsal eşyalar, kiliseler ve sakramentler gibi) olan düşünce, söz ve eşyalara yönelik yapılan küçük düşürme veya hakaret anlaşılır. Blasfemi yahudi-hıristiyan geleneğinde sadece On Emir’in ikinci emrinin ihlali olarak görüldüğü için ağır bir suç olarak sayılmaz (Mısır’dan Çıkış 20:7, “Tanrın Rabb’ın adını boş yere ağzına almayacaksın. Çünkü Rab, adını boş yere ağzına alanları cezasız bırakmayacaktır.”; ayrıca krş. Yasa’nın Tekrarı 5:11) Blasfemi eylemlerinin menfi potensiyelinin birincil nedeni, insanın kutsalı alaya alması durumunda kendini sadece dindar hemcinslerinden üstün görmekle kalmayıp aynı zamanda Tanrı’dan da üstün tutarak yaratılış düzenini çirkin şekilde bozmasıdır. Temelde blasfemi kendi sonluluğunun reddedilmesidir. Blasfeminin inananların dinî duygularına hakaret edilmesi ve rencide edilmelerinin ağır sosyal etkisi de buradan hasıl olmaktadır. Sosyal bağlamda ise özellikle blasfemi olarak algılanan bir ifadenin arkasındaki gerçek niyetin ne olduğunun fark edilmesi gerekir. Bir taraftan yabancı bir dinin öneminin sorgulanmasının arkasında yatan sebebin içeriye yönelik olarak, başka dinlerden kimselere yönelik olmadan, kendi dininin büyüklüğünü ve özel olmasının vurgulanması gayesi olabilir. Bu manada Tevrat’ta bile diğer dinlerin Tanrılarının put olarak isimlendirilmeleri vardır (ör. Mezmurlar 135:15). Tabii ki böylesi dini öz tanımlama türlerinden dışa yönelik etkilerinin yanlış anlaşılabileceği ve kötü sonuçlar verebileceği için global iletişim çağında vaz geçilmelidir. Özellikle sanat alanındaki blasfemik unsurlar dindar insanı inancının rutinleşmiş içerikleri hakkında düşünmeye veya dinin kötüye kullanılan alanlarını tanıyabilmesi için bir silkerek uyandırma/şok terapisi görevi görebilir. Bu manada blasfemi, meşru bir din eleştirisinin sınırını zorlayan unsuru olabilir. Başından itibaren dindar inançlı insanların küçük düşürülmesine hizmet eden blasfemi türlerinin haklı görülmesi mümkün değildir. Bu durumda inançlı bir hıristiyanın böylesi bir menfi blasfemi eylemi karşısında nasıl davranması gerektiği sorusu ortaya çıkar. İsa örnekliğinde olduğu gibi, kendisini Mesih olarak tanımladığından dolayı Tanrı’ya hakaret ithamında bulunulduğunda (Markos 14:60-65) blasfemik saldırılara kesinlikle cevap verilmemeli, aksine düşmana sevgi prensibi ile cevaplandırılmalıdır (Matta 5:44). Bu nedenle Eski Ahit’te de belirtildiği gibi kutsala hakaret edenin cezasının verilmesi Tanrı’ya bırakılmıştır.

MARTIN THURNER

Boşanma (Hrst.)

 

(Alm. Scheidung)

Hıristiyan evlilik anlayışının çekirdeğini İsa’nın (Markos 10:2-12) boşanma yasağını temel alan evliliğin bozulmazlığı öğretisi oluşturur. Eski İsrail’de erkeğin kadından kaynaklanan belli nedenler yüzünden bir boş kâğıdı yazmasına ve bununla kadını evlilik bağından koparmasına izin veriliyordu (Yasa’nın Tekrarı 24:1-4). İsa bu uygulamayı insanlığın acımasızlığı olarak görüp eleştirir ve bunun karşısına Tanrı’nın rızası olan yaratılış düzeninin gereği olarak yaşam boyu sevgi ve hiçbir zina ya da boşanmayla bağdaştırılamaz olan eşlerin sadakati anlayışını koyar. İsa’nın bu sözü Doğu Kiliseleri’nde olduğu kadar Luteryen ve Reformcu Kiliseler’de de ilkesel olarak, Tanrı’nın merhameti düşüncesini kavrayan pastoral yorumlar görüp geçirirken – bu kiliselerin tümü boşanmayı ve kefaretle pişmanlığın belli bir süre ardından yeniden evlenme olanağını benimserler – Katolik Kilise 16. yüzyıldan bu yana bu sözü katı bir emir olarak yorumlayıp uygulamıştır. Buna göre, vaftizli hıristiyanlar arasında nikah kıyılarak gerçekleştirilmiş bir evlilik hiçbir insani güç ve – ölüm hariç – hiçbir nedenle bozulamaz. Gerçi geçerli nedenlerin bulunması halinde – evlilik birliğinin devamı koşuluyla – eşlerin masa ve yataklarını ayırmalarına izin verilmekle birlikte yeniden evlenmelerine izin yoktur. Boşanmış Katolik hıristiyanların medeni hukuka uygun olarak yeni bir evliliğe girmeleri halinde evharistiya ayinine katılmalarına izin verilmez, kominyon verilmez. Katolik Kilise bu katı uygulamayla evliliğin kurumsal olarak güçlendirileceği umudunu birleştirir. Evliliğin bozulmazlığı öğretisi bu noktada nikahlı birarada yaşamanın ancak eşlerin şimdiki zamanla birlikte geleceği, böylece de önceden kestirilemez ve bilinemez olan her tür insani ilişkiyi kavrayan ortak bağlanma iradelerince ayakta tutulması halinde önemli olduğu düşüncesini gerçekten öne çıkarabildiği ölçüde katkıda bulanabilir. İsa kökenli boşanma yasağının katı bir biçimde uygulanmasına karşı Katolik Kilise bünyesinde, boşanmışların yeniden evlenmelerine ilişkin birkaç on yıldır giderek artan oranda bir yumuşama söz konusudur. İsa’nın evliliğin bozulmazlığı emrini katı bir kural olarak görmeyen bir uygulama teşvik edilmekle birlikte, pekçok evliliğin başarısızlıkla son bulmasına da gözlerini yummayan, başarısızlık ve kabahat neticesinde pişmanlık duyulabileceği ve İsa’ya adakla af edilebileceği gerçeğini ciddiye alır.

HANS-GÜNTER GRUBER

Boşanma (İsl.)

 

Boşanma, evli çiftlerin herhangi bir sebeple nikah sözleşmelerini bozup evliliklerine son vermeleridir. Evliliğin bir ömür boyu sürmesi, eşlerin hayatın zor şartlarına beraber göğüs germeleri, sevinç ve üzüntülerinde birbirlerine destek olmaları, güzellikleri de acıları da paylaşmaları, aile ortamını sıcak bir yuvaya dönüştürmeleri esastır; bu bakımdan boşanma istisnai bir durumdur. Nitekim zorunluluk olmadıkça evliliği keyfi uygulamalarla sona erdirmek Allah ve Rasûlü tarafından hoş karşılanmamıştır. Erkek ve kadınların birbirleri üzerinde karşılıklı hakları olduğunu bildiren Kur’an (Bakara, 2/228), “Onlarla (kadınlarla) iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmıyorsanız, hoşlanmadığınız bir şeyi Allah çok hayırlı kılmış olabilir.” (Nisâ’, 4/19) ayetiyle sıkıntılara sabrederek hemen boşanma yoluna gidilmemesini istemiştir. Başka bir ayette, geçimsizlik halinde, her iki tarafın yakın çevresinden birer hakem belirlenerek problemin çözülmesi önerilmiştir (Nisâ’, 4/35). Hz. Muhammed de, “Yüce Allah’a helallerin en sevimsiz olanı boşanmadır.” (Ebû Dâvûd) sözüyle gereksiz boşanmaları tasvip etmediğini ifade etmiştir. Ancak, şiddetli geçimsizlik, iffetsizlik, kötü muamele gibi hayatı çekilmez kılan durumlarda boşanma kaçınılmaz olabilir. Fıkıhtaki boşanma ile ilgili kavram ve uygulamalar büyük ölçüde İslam öncesi Arap örfüne dayanmaktadır. Boşama hakkının erkekte olması ve kadınları üç talakla kesin olarak boşayabilmeleri, kadının eski kocasına dönebilmesi için başka bir evlilik yapıp ondan boşanmış olması şartı gibi boşanma türleri cahiliye döneminden intikal etmiş örf ve uygulamalardır. Kur’an bu konuda yapılan haksız uygulama ve istismarların önüne geçmek için yeni düzenlemeler getirmiştir. Örneğin, cahiliye toplumunda erkeğin keyfi boşama ve yeniden birleşme uygulamalarına (Bakara, 2/231) Kur’an sınırlama getirmiş; en fazla iki defa boşama ve yeniden birleşme hakkı olduğunu bildirmiştir (Bakara, 2/229). Fıkıhta ailenin idaresi, maişeti ve korunmasından sorumlu tutulan erkeğin, bu gerekçelerle boşama yetkisine de sahip kılındığı anlaşılmaktadır. Ancak bunun, sürekli uygulanması gereken bir yöntem olduğu söylenemez. Nitekim Kur’an’da, boşanma sırasında iki adil şahidin bulunması gerektiğini ifade eden bir ayet olduğu halde (Talâk, 65/2) İslam bilginleri şahit bulundurmanın zorunlu olmadığını söylemişlerdir. Halbuki bu ayet, boşanma konusunda tek bir yöntemin olmadığını gösterdiği gibi her iki tarafın haklarını en iyi şekilde koruyacak adil bir boşanma biçiminin tercih edilmesine de işaret etmektedir. Dolayısıyla, aile ve toplum yapısındaki değişmeler dikkate alınınca fıkıhtaki geleneksel boşanma yöntemlerinin terk edilerek, eşlerin haklarını en iyi şekilde koruyacak yeni düzenlemelerin benimsenmesi İslam’ın adalet ve hakkaniyet anlayışına daha uygundur.

İSMAİL HAKKI ÜNAL

Büyük Melekler (İsl.)

 

Cebrâil, Mikâil, İsrâfil ve Azrâil dört büyük melek olarak kabul edilmektedir. Diğer monoteist dinlerde tanınan Cebrâil ve Mikâil gibi büyük melek isimleri İslam’da da bilinmektedir. Bunlardan Cebrâil, Tanrı buyruklarını meleklere ve peygamberlere ulaştıran vahiy meleğidir. Kur’an O’nu Cibrîl, Rûhu’l-Kudus, Rûhu’l-Emîn, Rûh ve Resûl gibi isimlerle anmaktadır.  İlgili ayetlerin belirttiğine göre Cebrâil,  karşı konulamayan müthiş bir güce, üstün bir akla, kesin bilgilere ve arşın sahibi nezdinde çok itibarlı bir konuma sahip, meleklerin kendisine mutlaka itaat ettiği şerefli bir elçidir (Necm, 53/5-6; Tekvîr, 81/19-21). O, Hz. Meryem’e düzgün bir insan şeklinde görünerek Rabbinin elçisi olduğunu, ona temiz bir erkek çocuğu bağışlamak için geldiğini söylemiş (Meryem, 19/17-19), doğduktan sonra Hz. İsa’ya destek olmuş, Hz. Muhammed’e Kur’an’ı vahyetmiştir. Hz. Peygamber O’nu, açık ufukta (Necm, 53/7) ve sidretu’l-muntehâda (Necm, 53/14) asli hüviyetiyle görmüştür. Hz. Peygamber’in dostu, müminlerin destekleyicisidir. Kur’an’da adı geçen dört büyük melekten biri de Mikâil(Mîkâl)’dir (Bakara, 2/98). Mikâil, Allah’ın emri ile doğa olaylarını düzene sokan melek olarak kabul edilmektedir. İnsan da dahil olmak üzere bütün canlıların rızıklarını sağlama, yağmurun yağdırılması, bitkilerin çıkarılması gibi işlerle görevlidir. Bütün rızıkların taksimini yapan, yağmuru yağdıran esasen Allah’tır, ancak O, bu işleri yapmak üzere Mikâil’i  görevlendirmiştir.  Dört  büyük  melekten  bir  diğeri  İsrâfil’dir. İsrâfil adı Kur’an’da geçmemekte, ancak yapacağı görevden bahsedilmektedir. İslam bilginlerine göre, evrende meydana gelecek büyük kozmik değişimin (sâat) habercisi olan birinci sûra üfleme ile herkesin diriltilip mahşere gitmeye hazır hale getirilmesinin (kıyâmet) habercisi olan sûra ikinci üfleme görevi bu meleğindir (Neml, 27/87; Zumer 39/68; Kâf, 59/41; Kamer, 54/6-8). Dört büyük melekten bir diğeri ise Azrâil’dir. İsrâfil gibi, onun adı da doğrudan Kur’an’da geçmemekte, ancak ölüm meleği (meleku’l-mevt) diye görevinden söz edilmektedir (Secde, 32/11). Dolayısıyla Azrâil’in görevi, Allah’ın buyruğuyla insanların canını almaktır. Azrâil’in görevi bu olmakla birlikte, her işte olduğu gibi, esasen bu işin de asıl faili şüphesiz Allah’tır (Zumer, 39/42). Dört meleğin adı, hadislerde de sayılmakta, onların özelliklerinden ve görevlerinden bahsedilmektedir (Nesâî; İbn Ebî Şeybe).

MUAMMER ESEN