Demokrasi (İsl.)

 

(Alm. Demokratie)

Demokrasi modern devlet yönetimiyle ilgili siyasi bir kavramdır. Dev­letin yönetim organlarının belirlenmesinde ve karar alma süreçlerinde halkın doğrudan veya dolaylı söz sahibi olmasını esas alır. Seçme-seçilme hakkı ve sivil toplum yapılanmaları ile devletin karar alma organlarına katılım genel ilkedir. Devletin yönetiminde halkın egemen­liği hedeflenir. İslam belli bir devlet yönetim biçimi vaz etmemiştir. Her ne kadar Kur’an’a ve daha çok da Hz. Peygamber’in uygulamalarına atıflarda bulunularak İslam’da devlet ve devlet yönetimi konularında oluşmuş bir kültür olsa da bu kültürde bir birlik yoktur. İbâdiye ve Mutezile seçim esaslı yönetim taraftarıdır. Şîa imamet anlayışı gereği nasbı (tayin) esas alır. Ehl-i sünnet devletin kutsallığı ilkesinden hareket eder; önemli olan devlettir, yöneticisinin kim olduğu değil. Devlet baki, yöneticiler geçicidir. Bununla birlikte yöneticiye itaat genel prensiptir. Hz. Muhammed’in peygamber olarak yönetimdeki statüsü istisna edilir­se, ilk dört halifenin bir tür seçimle başa gelmiş olması İslam’ın demo­krasiye açık bir yönü olduğu tarzında yorumlanabilir. Emevîler’den itibaren hilafet ve saltanatın birleşmesi ve babadan oğula tevarüsü gele­neğinin başlaması ve yüzyıllar boyu devam etmesi, İslam’ın devlet yönetiminde bu uygulamayı esas aldığını göstermez. İslam dini esas itibarıyla devlet yönetiminin biçiminden çok işleyişiyle ilgilenir. İşleyişte hak, adalet, eşitlik gibi ilkeler öne çıkar. Bunun yanında istişare de önemli bir ilkedir. İstişare Kur’an’ın Hz. Muhammed’e, onun da görev­lendirdiği yöneticilere öğütlediği bir yönetim ilkesidir (Tirmizî, K. Fiten, 78 Bâb, no. 2266; Tirmizî, K. Cihâd, 35 B. Mâ câe fî’l-meşûra, no. 1714). Devlet yöneticilerinin halkoyuyla seçilmesi ve kararların alınmasında halkı temsil edenlerin söz sahibi olması; bu arada halkın sivil toplum örgütleri vasıtasıyla etkili olması İslam’ın temel kaynakları açısından reddedilecek yaklaşımlar değildir. Hz. Muhammed ümmetinin dalalet üzerine ittifak etmeyeceğini belirterek halkın ortak iradesini yüceltmiştir (İbn Mâce, K. Fiten, 8 B. es-Sevâdu’l-a‘zam, no. 3950).

Cemal Tosun

Demokrasi (Hrst.)

 

(Alm. Demokratie)

Demokrasi bir devlet şeklidir. Devlet, otoritesini devleti oluşturan halk­tan alır ve bunu halk adına uygular. Kanun koyucu ve hükumet görev yetkisini seçimle alır ve halk seçimde en az iki alternatif aday arasında tercihini yapar, çoğunluğun oyları seçileni belirler. Seçimi kaybeden azınlık olarak koruma altındadır, bir sonraki seçimler için seçilme şansı­nı korur. Demokrasi, iktidar ile muhalefetin kurumsal karşıtlığı içinde yaşar.

Modern bir demokrasi, parlamentonun ve ona karşı sorumlu olan hükümetin halk için meselelere karar verdiği parlamenter temsili bir demokrasi şeklinde gelişir. Devleti oluşturan halkın meseleler hakkında doğrudan karar vermesi (halk demokrasisi) sınırlı olarak mümkündür. Siyasi olarak verilmesi gereken kararlar, genellikle evet ya da hayır şek­linde iki alternatife indirgenemeyecek kadar karmaşıktır. Modern med­yanın gücüyle genelde halk oylamalarında halktan daha çok, konuyu halka götüren taraf kararda etkin olmaktadır. Demokratik şekilde ege­menlik sahibi olmuş halk çoğunluğunun doğrudan karar vermesi du­rumlarında ise öncelikle azınlıkların ve insan teklerinin korunması konusunda zaafiyet ortaya çıkmaktadır.

Demokratik olarak azınlıkların korunması, parlamenter muhalefete, her partiye ve birliğe kendine özgü hakları garanti eder, bireylerin kendi bireysel insan haklarını korur. Her insan özgürce düşünebilir ve kendini ifade etme, kamuya yönelik serbest olarak ifade ettiği fikirleriyle toplum ve devlete etki etme hakkına sahiptir, basın özgürlüğü çerçevesinde serbestçe yayın yapabilir ve herkese açık genel kaynaklardan istediği şekilde bilgi edinebilir. Toplanma ve organize olma hakkı, bireyi demo­kratik devlete toplu olarak etki etme yönünde de güçlü kılar.

Bu temel haklar, her bir bireyin haklarını mahkemeye götürerek devletle aynı şartlarda devletten talep etmesini ve devlet tarafından birey hak­larına yönelik yapılan ihlallere karşı, kendini savunmasını sağlayacak bir kuvvetler ayrılığını öngörür.

Devletin yaptırım gücünü kullanması özgür vatandaşın eleştirisiyle karşılaşır, mukavemet ya da ayaklanmaya sebep olabilir. Demokrasi, devlet yaptırım gücü ile bu güce maruz kalanlar arasındaki bu karşıtlığı, devlet gücünü sürekli olarak halka bağlayıp devleti de daima yenileye­rek hafifletmek yoluna gider. Özgürlük, deneme, alışık olunmayanı yapma ve o zamana kadar düşünülmemiş olanı gerçekleştirme hakkını da sunar.

Demokrasi, devlet halkının üzerine, yani bireylerden oluşan bir kültür toplumu üzerine bina edilir. Demokratik bir devlet anayasasının hakim olduğu yerde devletin halkla olan ilişkisi eldiven ile el gibidir. Eldiven, içine bir elin girip ona hareketlilik vermesine kadar öylesine yerinde durur. Devlet anayasasının becerisi ise, bu eldiveni yaralanmalardan, soğuktan ve ıslaklıktan koruyacak şekilde ama aynı zamanda elden – halktan – hareket kabiliyetini ve girişimcilik zevkini almayacak bir şekil­de örmektir.

Demokrasinin, devletlerin kendilerine özgü kültürlerini geliştirebileceği kadar çok çeşitli şekilleri vardır. Demokrasinin vazgeçilmez prensibi ise, geçici yetki veren çoğunluğun, azınlığı da koruyarak yönetim işlevini gerçekleştirmesi ve insan haklarının kuvvetler ayrılığı sisteminde sağ­lanması olan seçimlerdir. Seçimin milletvekillerinin şahıs olarak seçilmesi (bireysel seçim) mi yoksa partilerin (nisbi temsil sistemi) seçil­mesini mi öngördüğü ise, devleti oluşturan halkın özelliğine ve kültürü­ne bağlıdır. Seçimin şekli, parlamento ve başkanlık seçiminin yanyana­lığı, parlamenter bir monarşi imkânı; tüm bunlar demokrasi projesi içeri­sinde gelişme imkânı olan politik kültürlerin çeşitliliğini nitelemektedir.

Paul Kirchhof

Devlet (İsl.)

 

Hz. Muhammed’in peygamberliğinin 13 yılının geçtiği Mekke’de, kabileler arası denge politikasına dayalı bir siyasi yapılanma vardı. Burada, modern anlamda bir devletin var olduğu söylenemez. Mekke’de sosyal hayat, daha çok gelenekler doğrultusunda ticaret merkezli bir güvenlik anlayışına dayalı olarak şekillenmişti. Hz. Muhammed’e Mekke döneminde inen ayetler, ağırlıklı olarak insanların inanç dünyalarını aydınlatmaya yöneliktir. Bu dönemde toplumda tevhîd merkezli bir din anlayışının yayılması için çaba harcanmıştır. Medine döneminde Hz. Muhammed’in peygamberlik görevinin yanında devlet başkanlığı diyebileceğimiz siyasi bir görev de üstendiğini görmekteyiz. Hz. Muhammed, Medine’deki farklı kabilelerle toplumsal hayatı düzenleyen Medine Vesikası adıyla tarihe geçen bir sözleşme yaptı. Bu sözleşme metni, farklı dinî etnik yapıdaki Medine toplumunun bir arada, adalet içinde güvenle yaşayabilmesi için gerekli olan ana ilkeleri ortaya koyar. Burada Hz. Muhammed’in liderliğinde bir çekirdek devletin oluşmaya başladığı görülür. Çünkü Medine’de belirli sayıda insan topluluğundan, belirli bir toprak parçasından ve siyasi otoritenin varlığından söz edilebilir. Nitekim başka devletlerle antlaşma yapılması, asker toplanması, hukukun etkin olmaya başlaması, hatta bir tür vergi toplanması siyasi erke dayalı yapılanmanın göstergeleridir. Kur’an, adaletin egemen olduğu bireylerden oluşan bir toplum hedeflemiştir; ancak bu hedefin gerçekleşmesi için belli bir devlet modeli önermemiştir. Bu, siyasi meselelerin belli ilkeler doğrultusunda insana bırakıldığını gösterir. Bu ilkelerin başında adaletin sağlanması, işlerin danışılarak yürütülmesi ve ehline bırakılması gelir. Adaletin sağlanabilmesi için işleyen bir hukuk sistemine ihtiyaç vardır. Bu bakımdan Kur’an’daki hukukla ilgili olduğu düşünülen ayetleri literal bir hukuk metni gibi algılamak yerine, toplumda hukuk altyapısını oluşturmaya yönelik ilk adımlar, ilk çabalar olarak anlaşılabilir. Kur’an, açıkça olmasa da, toplumların devletsiz ayakta kalamayacağı gerçeğine işaret eder. Hz. Muhammed’in vefatından sonra gelişen olaylar dikkatlice tahlil edildiğinde, hem siyasi meselelerin insana bırakıldığı, hem de mevcut uygulamaların gelenek, görenekler ve ihtiyaçlar doğrultusunda gerçekleştirildiği görülür. Nitekim Hz. Ebû Bekr (ö.13/634) sahabilerin çoğunluğunun onayı ile; Hz. Ömer (ö.23/644), Hz. Ebû Bekr’in önerisi ile; Hz. Osman (ö.35/655), seçici kurulun kararı ile; Hz. Ali (ö.40/661) de yine müslümanların çoğunluğunun onayı ile halife seçilmiştir. Tarihte müslümanlarca kurulan devletlerin kısmen ya da tümüyle dini kurallara göre şekillendiği söylenebilir. Ancak modern dönemdeki laiklik tecrübesi müslüman entelektüelleri  konuyla  ilgili yeni  arayışlara  sevk  etmiştir.  Muhammed Arkoun (ö.2010) gibi bazı müslüman entelektüeller, Kur’an’ın temel ilkelerini de göz önünde bulundurarak din ile devletin birbirinden ayrılması gerektiği görüşündedirler.

HASAN ONAT

Din Değiştirme (Hrst.)

 

Hrst. (Alm. Konversion)

Din değiştirme bir kimsenin bilinçli olarak bir cemaate, yani bir dinî

topluluğa ya da başka bir hıristiyan mezhebe geçmesini nitelemektedir. Din değiştirme imkanı din özgürlüğünün bir insan hakkı olmasının sonucudur ve bireysel bir hak olarak saygı duyulması gerekir. Neredeyse tarihte tüm dinî topluluklarda rastlanan din değiştirmeye zorlama bu nedenle reddedilmelidir. Din değiştirmeler baştan beri kilise tarihine aittir. Hıristiyanlar geçici bir süre için öncelikli olarak yahudi bir grup sayılırken, kısa bir süre sonra bağımsız bir dinî cemaat olarak algılanmaya başladılar. Pavlus İsa Mesih’e yönelmesiyle Yahudilik’ten Hıristiyanlığa geçmiş bir mühtedi olarak görülebilir (Elçilerin İşleri 9; Pavlus’tan Galatyalılar’a Mektup 1). Erken Dönem Kilisesi müritlerini sadece dinini değiştirenlerden oluşturuyordu. Çünkü o dönemde hıristiyan topluluğu içerisine Hıristiyanlık’tan gelen aileler tarafından tabii bir yetişme henüz mümkün değildi. Hıristiyanlığın mezheplere ayrılmasıyla da vaftiz edilmişlerin bir kiliseden diğerine geçebilme imkanı meydana gelmiştir. Vaftiz edilmemiş bireylerin Hıristiyanlığa geçmesi her zaman dinî bir kutsama töreniyle, yani vaftiz merasimiyle gerçekleşmektedir. Yine vaftiz edilmiş bir kimsenin bir mezhepten diğerine geçişi de kurala uygun olarak dinî bir ayin esnasında ve icabında kutsama ayinleriyle bağlantılı olarak yapılmaktadır (Katolikler’de konfirmasyon ve evharistiya). Vaftiz edilmiş bir kimsenin hıristiyan olmayan başka bir dinî topluluğa geçmesi, vaftizi geçersiz kılmaz, yani Hıristiyanlık’tan yüz çevirmiş bir mühtedi, kilisenin kutsama eylemiyle ilgili olarak üyesi kalmaktadır. Gerçi kilise böyle bir din değiştirmeyi doğal haklar sebebiyle kabullenmek durumundadır. Ancak bu durum kilisenin dinsel cezalarla tepki verip böylece kendi cemaatinden yani Hıristiyanlık inancından çıkan üyesini başarısızlığı konusunda ikaz eder. Vaftiz edilmiş bir kimsenin Hıristiyanlık dışında bir dine geçmesine irtidat denir ve bu kiliseden aforoz edilmeyi icap ettirmektedir. Hıristiyanlık içerisinde mezhep değiştirme de cezalandırılabilir. Örneğin Katolik kilisesinden Protestan kilisesine geçiş tefrika (ve mülhitlik) olarak değerlendirilir ve yine cezası aforozdur. Bireyin şehadetinin mühim olduğu ve kayıt altına alındığı ülkelerde (ör. Almanya) din değiştirmeler de hemen hemen her sefer hukuki olarak belgelendirilir.

STEPHAN HAERING

Din Değiştirme (İsl.)

 

Müslüman geleneğinde din değiştirme ile ilgili iki anahtar kavram vardır: ihtida ve irtidat. Başka bir dine mensup veya inançsız olan bir kimsenin İslamiyet’e girmesi ihtidadır. İslamiyet’i kabul eden kimse için tören yapılması dinî bir zorunluluk değildir. Müslüman bir kimsenin İslamiyet’ten çıkması ise irtidattır. Din değiştirme, temelde inanç hürriyetiyle ilgili bir konudur. Bir dini benimseyip kabul etme özgürlüğü olan kimsenin o dinden ayrılma özgürlüğü de vardır. Ancak tarihi bir olgu olarak hiç bir din, kendi açısından din değiştirmeye olumlu bakmamıştır. Müslüman geleneğinde, bu konuyla ilgili olarak bazen ölüm cezasına kadar uzanan ceza uygulamaları dinsel öğretiden çok, siyasal ve sosyal şartların gerekçe gösterildiği idari tasarruflardır. Zira Kur’an, İslam dinini terk eden kimseye dünyevi hiçbir ceza öngörmemiştir. Ancak Kur’an’da, dinden dönenlerin yaptıkları işin doğru olmadığı ve  onların ahirette cehennem azabıyla karşılaşacakları bildirilmektedir (Bakara, 2/217; Âl-u ‘İmrân, 3/86-90; Nisâ’, 4/137). İslamiyet, inanç konusunda insan iradesine önem vermiş, tercihinin uhrevi sonuçlarını hatırlatarak onu özgür bırakmıştır. “De ki: Hak Rabbindendir. Dileyen inansın, dileyen inkâr etsin…” (Kehf, 18/29) ve “Dinde zorlama yoktur…” (Bakara, 2/256) ayetleri bunun kanıtıdır. İkinci ayetin iniş sebebi olarak, Hz. Peygamber zamanında Medine’de çocukları yahudilerin yanında yetişmiş veya Hıristiyanlığa dönmüş bazı müslüman ailelerin, çocuklarını İslam’a dönmek için zorlamaları gösterilmektedir (Ebû Dâvûd; Taberî). Kur’an’da, Hz. Muhammed’in görevinin, insanları dine davet etmek olduğu ve bunu yaparken asla baskıcı ve zorlayıcı olamayacağı açıkça belirtilmiştir (Kâf, 50/45; Gâşiye, 88/22). Ona, insanları, Rab yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağırması emredilmiş, (Nahl, 16/125), müminlerden de aynı yöntemi benimsemeleri istenmiştir (‘Ankebût, 29/46). Hz. Muhammed bu ilahi buyruklara uygun olarak iman etme konusunda kimseyi zorlamadığı gibi (İbn Hanbel), İslamiyet’ten dönen kişiler için de bu eylemlerinden dolayı bir ceza vermemiştir (Ebû Dâvûd). İslamiyet’te yargılaması ve cezalandırması ancak Allah’a ait olan bir konuda insanların ceza verme yetkisi yoktur. Bu nedenle insanlar, yaşadıkları süre içinde farklı dinleri benimseyebilecekleri gibi hiçbir dine de inanmayabilirler. Bu tamamen, kendi eğilimleri, eğitimleri, araştırmaları ve gözlemleri sonucunda ulaştıkları kanaate göre oluşacak tercihlere bağlıdır. İslamiyet, kendisini tercih etmeyenlerin yanlış bir seçim yaptıklarını kabul etmekle beraber, başka tercihlere müdahale etmemeyi ve kişileri kendi sorumluluklarıyla baş başa bırakmayı ilke olarak benimsemiştir. Ancak günümüzde de kimi İslam ülkelerinde irtidad edenlere karşı bazı müeyyideler uygulanmaktadır.

İSMAİL HAKKI ÜNAL

Din Özgürlüğü (İsl.)

 

(Alm. Religionsfreiheit)

Din özgürlüğü, kişilerin kendi iradeleri ve özgür tercihleriyle istedikleri din veya dünya görüşünü benimseme ve inançlarının gereğini yapabil­me hürriyetidir. Bu çerçevede İslamiyet kişilerin özgür iradelerine önem vermiş, onların din tercihlerine saygı göstermiştir. Hangi dinsel gelene­ğe bağlı olurlarsa olsunlar, kişilerin iyilik ve değer üretme konusundaki başarıları önemlidir (Mâ’ide, 5/48). Nitekim Kur’an’a göre ölüm ve haya­tın yaratılması kimin daha güzel işler yapacağını sınamak içindir (Mulk, 67/2). Kur’an, dinde zorlama olamayacağını açıkça bildirmiş (Bakara, 2/256), insanların Allah’ın bildirdiklerine inanıp inanmamakta özgür olduklarını ifade etmiştir (Kehf, 18/29). “Eğer Rabbin dileseydi, yer­yüzünde bulunanların hepsi top yekun iman ederlerdi. O hâlde sen mümin olsunlar diye insanları zorlayacak mısın?” (Yûnus, 10/99), “Öğüt ver, hatırlat, sen sadece öğüt vericisin. Onlar üzerinde zorlayıcı değilsin.” (Gâşiye, 88/21-22) ayetleri insanların özgür iradeleriyle doğru­yu bulmalarının önemine işaret eder. Nitekim Hz. Muhammed 23 yıllık elçilik görevi esnasında kimseye inanç dayatmamış, görevli olarak gön­derdiği askeri ve idari yetkililere de, kimseyi zorla dinlerinden döndür­memeleri talimatını vermiştir. Elçisine, “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et.” (Nahl, 16/125) emrini veren Allah, dine davetin hikmetli söz ve güzel öğütle yapılması gerektiğini ve bu konuda baskıya yer olmadığını bildirmiştir. İnanç konusundaki baskıcı tutum İslam’ın temel kabulleri ile bağdaş­maz. Baskı ve zorlama altındaki insanın din özgürlüğünden bahsedile­mez. Her ne kadar uygulamada buna karşıt örneklere rastlansa da, Kur’an ve Hz. Muhammed’in öğretilerini dikkate alan İslam bilginleri de zorlama ve baskı altında yapılan inanç ikrarının geçersiz olacağını söylemişlerdir. Çünkü bu konuda yapılan zorlama insanı, gerçek niyeti­ni saklamaya ve ikiyüzlü davranmaya iter. Bu, Kur’an’ın şiddetle eleştir­diği münafıklığa yol açar (Bakara, 2/8-10). Ancak günümüzde bazı ülke­lerde din özgürlüğü ilkesinin uygulanmasında eksikliklerin bulunduğu söylenebilir. Bu durumu aşabilmek için devlet kişilerin kamusal düzene ve başkalarının haklarına zarar vermeyen her türlü inanç ve kabullerine saygı göstermeli ve bunlar karşısında olabildiğince yansız olmalıdır.

İsmail Hakkı Ünal

Din Özgürlüğü (Hrst.)

 

(Alm. Religionsfreiheit)

Din özgürlüğü insanın kendisine insan oluşuyla birlikte verilmiş olan temel hakları arasındadır. Dolayısıyla bu haklar evrensel geçerliğe sahiptir. Din özgürlüğü buna rağmen doğal bir şey olmamıştır ve bugün de değildir. Bütün insanların eşitliğinin bilinç düzeyine çıkışı ve insanın kişi ve sınırlı özgürlüğe sahip varlık olarak anlaşılması için uzun, çok katmanlı ve karmaşık bir sürecin geçmesi gerekmiştir. İnsan Tanrı karşı­sında başkasına devri mümkün olmayan bir sorumluluk taşır ve bunun için, tekilliği içinde, varlığın en yüksek mertebesine sahiptir. Bu insan anlayışı, temeli Yahudi-Hristiyan iman geleneğinde bulunduğu hâlde, önce dindışı alanda, aydınlanma düşüncesi ve demokratik yapılar uğru­na gösterilen çabalar sayesinde etkinlik kazanmıştır.

Tektanrılı dinler din özgürlüğünü kabul etmeye yönelik olarak özellikle güçlük çekmiştir ve çekmektedir. Tamamen gereksiz olarak, bu özgürlü­ğün kendi mutlak gerçek iddialarının sorgulanışı anlamına geldiği kanı­sına kapılmışlardır, çünkü din özgürlüğü nesnel bir gerçek üzerine bir yargı içermeyip insan için öznel bir hak talebinde bulunur. Kendisini özgürlüğün dini olarak tanımlayan Hristiyanlık da bu yanlış anlama yüzünden din özgürlüğüne karşı azimle savaşmıştır. Daha 4. yüzyılda başlayan ve pek çok yönden ağır sonuçlara yol açan bu olumsuz geliş­me, Katoliklik açısından, ancak II. Vatikan Konsili’nin (1962-1965) ‘Din Özgürlüğü Beyannamesi’ (Dignitatis humanae) ile aşılmıştır. Protestan Kilisesi’nde din özgürlüğü Reformasyon vakıası sayesinde – başlangıçta hoşgörü talebi olarak – başından beri konu edilmiştir. Ancak burada da kavramın sadece bir dinin bir devlet içerisinde cemaat olarak özgür olması anlamında değil en kapsamlı haliyle bireysel boyutu da içine alacak şekilde kabul edilmesi 20. yüzyılın ortalarına kadar sürmüştür.

Din özgürlüğünün kalıcı temeli, Tanrı’nın insanı ayrılmaz biçimde vicdanına bağlamış olmasındadır. İnsan, Tanrı karşısında kendi davra­nışından sorumludur. Bunun için en kişisel kararı olan iman edimi de, Tanrı’nın talebine cevap olarak, kişisel özgürlüğe bağlı bir edim olmak zorundadır. İman ve zorlama birbirlerini dışarıda bırakır.

İnsanın “vicdanına aykırı davranmaya zorlanmasına izin verilemez. Aynı zamanda insanın, özellikle din alanında, vicdanına uygun davranmaktan alıkonmasına da izin verilemez” (“Dignitatis humanae”, I 3).

İnsan özü itibarıyla insanların insandaşı olduğundan, din özgürlüğünün toplumsal bir boyutu da vardır. Bu boyutun sonucu olarak, sadece bireyin din konularında zorlamadan özgür olması değil, dinî cemaat­lerin de din özgürlüğüne yönelik bir hakkı olması gerektiği ortaya çıkar. Bu hakkın içinde, her cemaatin dinî vecibelerini kamusal ortamda kendi kurallarına göre yerine getirme, hayatını kendi dinî ilkelerine göre dü­zenleme ve kendi din görevlilerini serbestçe seçebilme hakları da vardır. Bütün bu haklar kamu düzeninin haklı gereklerinin zedelenmemesi önşartına bağlıdır. Bir dinî cemaat tek tek bireylerinin din özgürlüğünü kabul etmiyorsa, cemaat olarak din özgürlüğü talebinde bulunma hakkı­nı kaybeder. Bu düşünceler büyük bir zorunlulukla, din ile devletin özdeş olamayacağı sonucuna götürmektedir, çünkü din özgürlüğü sade­ce din bakımından tarafsız bir devlet içinde gerçekleştirilebilir. Din özgürlüğünün karşıtı, dinin saptırılması ve insan onurunun zedelenme­sidir.

Richard Heinzmann

Diriliş (İsl.)

 

Diriliş (ba‘s), Allah’ın kıyamet gününden sonra ahiret hayatını başlatmak üzere ölüleri yeniden diriltmesidir. Kur’an’da bu güne diriliş günü (yevmu’l-ba‘s) ve çıkış günü (yevmu’l-hurûc) adı verilmektedir. Kur’an’da sur’a birinci üflemenin ardından, Allah’ın diledikleri hariç, bütün canlıların yok olacağı, ikinci üfleme ile de kabirlerin açılacağı ve ölmüş bütün varlıkların yeniden canlanarak (İnfitâr, 82/4; Zumer, 39/68) belli bir hedefe doğru koşuyormuş gibi (Me‘âric, 70/43) Rablerinin huzuruna çıkacakları (Yâ-Sîn, 36/ 51) anlatılır. Kur’an’da, çürümüş kemikleri göstererek, “Bunları kim diriltebilir?” diyenlere, “Onları ilk defa yaratan diriltecektir.” (Yâ-Sîn, 36/78-79) denilmektedir. Bu da yeniden yaratmanın ilk yaratmadan daha kolay olduğunu gösterir. Müslüman kelamcılar ruhu bedene bağlı bir ilinek olarak gördükleri için, bedenin ölümüyle ruhsal olarak görülen bütün işlevlerin kaybolacağını söylerler ve ölümden sonra mükafat ya da ceza kavramlarının anlam ifade edebilmesi için dirilmenin bedensel olması gerektiğini belirtirler. İnsanların parmak uçlarına kadar diriltileceklerini (Kıyâme, 75/4) anlatan ayeti de maddi dirilişe delil olarak ileri sürerler. Müslüman filozoflara göre bu ifadeler bedensel dirilişi değil, ölen kişi ile diriltilenin özdeşliğini vurgular. Dolayısıyla ceza ya da mükafat görecek kimse bu dünyada yaşayanla kendini aynı kişi olarak görecektir. Müslüman filozofların anladığı biçimiyle ruhsal dirilişin kabul edilmesi, ceza ya da mükafat kavramlarına zarar vermez.

ŞABAN ALİ DÜZGÜN

Dünyevileşme (İsl.)

 

İnsanın dünya hayatı dahil olmak üzere dünyevi olan her şey, İslam’a göre, belli bir gerçekliğe sahip olmakla birlikte özde daha büyük bir gerçekliği/hakikati kavramak için tasarımlanmış bir araçsallığa sahiptir. Dünyevileşme ise kişinin bu amaç doğrultusunda dünyanın/dünya hayatının gerçek anlam ve değerini kavrayamaması sonucunda ortaya çıkan bir durumdur. Dolayısıyla dünyevileşme, biçimsel bir ifadeyle, insanın araçsal olanı amaçsal olanla yer değiştirmesinden doğan bir olgudur. Ancak dünya/dünyevi olan her şey Tanrı’nın iradesiyle belli bir amaca yönelik olarak var kılındığından dinî bir anlam ve değere sahip olup, geçici ya da araçsal bir değere sahip olsa da dünya hayatı bir sanrı ya da değersiz/boş bir şey değildir. Çünkü hiçbir şey Allah’ın iradesinden bağımsız var olmadığı gibi, hiçbir şey de boşa yaratılmamıştır. Dolayısıyla, İslam’a göre, kişi dünyaya sırtını dönmemeli, aksine dünya hayatını daha hayırlı ve kalıcı olan ahiret hayatının nimetlerini haketmek için yegane fırsat olarak görmelidir. Böylece kişinin dünya hayatını kendinde ya da nihai bir değer olarak görmeyip, onun aşkın (dünyevi olanı aşan) bir anlam ve öneme sahip olduğunu kavramak ve gereği gibi yaşamak sırasıyla epistemik ve ahlaki bir ödevdir. Kur’an’a göre, bu durum pragmatik bir değere de sahiptir, çünkü dünya hayatını amaçlanan şekilde kavramak ve yaşamak aynı zamanda kişinin kalıcı olanı geçici olana bir bakıma tercih etmesini gerektirecektir. Çünkü geçici olan dünya hayatı kalıcı/sonsuz olan ahiret hayatına yönelik hazırlanma evresini ifade eden bir imtihan sürecidir. Bu yüzden dünya hayatının anlamı ve değeri ahiret hayatından ayrı düşünülemez. Dünya hayatının gerçekliği geçici olduğu için anlamı ve değeri gerçekliği kalıcı olan ahiret hayatına matuftur. İslam’ın hem dünyaya hem ahirete ilişkin gerçekçi tutumunun temelinde ikisi arasında öngördüğü gerçekçi ilişki bulunmaktadır: kalıcı bir gerçekliğe sahip olan ahiret hayatına hazırlanma/sınanma sürecini ifade eden dünya hayatı bir gerçekliğe sahip olmalıdır. Bu çerçevede en genel ifadesiyle İslam’a göre dünyevileşme kişinin geçici olan dünya hayatının geçici-olmayan anlamını anlamakta başarısız kalması ve böylece dünya hayatını kalıcı olan ahiret hayatına yönelik bir hazırlanma/sınanma süreci olarak görmemesi/görememesidir. Bu durum kalıcı olan ahiret hayatını geçici olan dünya hayatıyla değiştirmek anlamına geleceği gibi, insanın özünde bir aşkın dünya hayatını aşan varoluşsal anlamından mahrum olması demektir. Dünya hayatının aşkın anlamından mahrum bir şekilde kavranması ve yaşanması insan için bir epistemik ve ahlaki gaflet durumunu ifade eder. Bu da kişinin dünya hayatını Allah’tan ve O’nun bu bağlamda öngördüğü hikmetten/amaçtan yoksun kavrayışı ve yaşayışı anlamına gelir ki bu durum kişinin kendine (özüne) de yabancılaşmasını doğurur.

MEHMET SAİT REÇBER