Entegrasyon (Hrst.)

 

(Alm. Integration)

  1. Genel Olarak Entegrasyon

Entegrasyon, klasik sosyolojinin (Emile Durkheim [1858-1917], Herbert Spencer [1820-1903]) bir toplumdaki heterojen grupların dayanışmalı olarak sosyal bir birlik oluşturmalarını sağlayan sosyal değişim konseptini tanımlar. Böylece entegrasyon, herşeyden önce siyasal ve sosyal değişimlerin, toplumda yeni grup ve yönelişlerin kamu hayatına dahil edilmesini talep etmeleri durumunda, kelime manasıyla sosyal bir bütünlüğün ve ortak bir değerler topluluğunun yeniden sağlanmasına yöneliktir. Dolayısıyla entegrasyon Avrupa’ya göçün sonuçlarıyla alakalı tartışmaların temel konusu haline gelmiş durumdadır.

Entegrasyon bir açıdan göç edilen ülkelerin klasik beklentilerinde olduğu  şekliyle  asimilasyondan,  yani  göçmenlerin  kendilerine  özgüniteliklerinden, göç edilen toplumdaki oryantasyonların tamamıyla üstlenilmesiyle bağlantılı olarak vazgeçilmesinden farklılık gösterir. Diğer taraftan entegrasyon karşıt kavramı olan desentegrasyona da zıt bir anlam içerir.

Desentegrasyon sadece topluma yeni dahil olmuş grupların köken, dil, din ve vatandaşlık gibi belirleyici özelliklerine bakarak dışlanmasına değil, aynı zamanda onların sosyal açıdan yabancı oldukları için aynı seviyede görülmediklerinden belirli bir sosyal sınıfın da dışına çıkarılmalarına sebebiyet verir. Bu süreçler azınlık tarafında, kendi tarafından istenen ayrışma manasında kendine özgü bir grup kimliği oluşmasına sebebiyet verirse, bunun sonucunda da kendine ait oryantasyonları olan paralel toplumlar meydana gelir.

Buna karşın entegrasyon oluşumları, modern tartışmalarda ‘kapsayıcı’ ve ‘dışlamacı’ tabirleriyle nitelendirilen asimilasyon eğilim ile azınlıkları dışlama eğilimi arasında yeni bir ortayolun bulunması gerektiğini belirlerler. Entegrasyonun sosyal oluşumlarındaki asıl dinamik, neticede sadece gruplara yönelik bir görüşme yapılmaması aynı zamanda vatandaş, birey ve insan hakları temelinde kişiye özel ve bireysel bir şekilde oluşturulmasındadır.

Hiçbir öğrenci, hiçbir erkek ya da kadın, göçmen olsun ya da olmasın sadece belli bir gruba aidiyyetine göre sosyal olarak belli bir gruba dahil edilebilir ya da onunla sadece bu açıdan ilgilenilebilinir. Bu açıdan bakılınca uyumcu konseptler, aktüel olarak merkezinde toplumun tümü tarafından bireysel katılım ve eşit seviyede toplumsal hayatın düzenlenmesinin bulunduğu ‘paylaşımcı’  konseptlerle yer değiştirmektedir. Bu ise sadece diyalog yoluyla yapılabilecek kültürel farklılıkların özümsenmesini sağlayacak öğrenim süreçlerini gerektirir. Buna uygun olarak entegrasyon, Avrupa Birliği’nde Avrupa’nın birleşmesi sürecinde de ana terimdir. Bu süreçte bir taraftan tüm ulusların, dillerin, kültürlerin ve dinlerin kendine özgülüğü kabul edilir, diğer taraftan da tüm AB vatandaşları uluslararası değişim, ekonomik işbirliği, çok dillilik ve kültürlerarası buluşmalarla AB’yi yapısal bir bütünlük arzedecek şekilde oluşturmaya çağrılırlar.

PETER GRAF

 

  1. Teolojik Olarak Entegrasyon

Sosyolojik olarak entegrasyon, toplumsal bir bütün ve ortak değerler topluluğu konuları ile ilgilenmektedir. Almanya’da ülkenin en yüksek bilimsel danışma kurulu olarak tanınan Bilim Konseyi, 2010 yılında bu nedenle, Alman Üniversiteleri’nde din bilimleri ve teolojilerin geliştirilmesi için tavsiyeler konulu çalışmasında dinî cemiyetlere hitaben şu tespitte bulunmuştur: “Modern demokratik hukuk devleti, toplumun istikrarı ve gelişmesinin verimi için, kendi yurttaşlarının dinî yaklaşımlarına oldukça önem vermektedir.” (s.57) Böylece dinlere, toplumun istikrarı ve gelişmesi için kendi paylarına düşen görevi üstlenmeleri için çağrıda bulunulmuştur. Gerek toplumun geri kalanından kendini soyutlanmak, gerek dışla(n)mak ve gerekse paralel toplum oluşturmak sureti ile böyle bir sorumluluğu reddetmek toplumu tehlikeye sokar ve etik açıdan da sorumluluğu üstlenilemez. Asimilasyona gelince, böyle bir durum gerekli olmadığı gibi dinî kimliğin korunması arzusu ile de bağdaşması mümkün değildir. Uyum, yani entegrasyon ise dünyevi görüş konusunda çoğulcu bir prensibi kabullenmiş bir toplumda, her dinî cemiyetin ne kadar uyumun mümkün olduğu ve sınırların nerede konulması gerektiği konusunda karar vermesi zorunluluğudur.

 

PETER ANTES

Entegrasyon (İsl.)

 

Sosyolojik ve politik içeriği yoğun olan bir kavramdır. Etnik ve ulusal köken, dil, din, örf ve adetler gibi siyasi, toplumsal ve kültürel kimlik özellikleri itibarıyla birbiriyle farklılaşan toplumsal-kültürel grupların ortak var oluş alanlarında uyum içinde birlikte yaşaması olgusunu anlatması itibarıyla sosyolojiktir. Daha çok göçler  sonucu  oluşmuş yeni toplumsal yapıların uyumlu birlikte yaşamı ile ilgili sorunların üstesinden    gelmek    amacıyla    çeşitli    önlemler    planlamayı    ve uygulamayı anlatması bakımından ise siyasi bir kavramdır. Entegrasyona sosyolojik anlamda bakıldığında göçmen ve yerli toplumların çeşitli toplumsal yaşam alanlarında uyumlu yaşamaları ön plana çıkar. Toplumsal iletişimi ve etkileşimi sağlayan dil yeterlikleri, entegrasyonda anahtar rolü oynamaktadır. Bunun yanında şu boyutlardan da söz edilebilir: göçmenlerin mümkün çeşitli toplumsal pozisyonları elde etme hak ve yetkilerini anlatan yapısal entegrasyon; göçmen ve yerli toplumların karşılıklı kültürel uyum ve değişikliklerini anlatan kültürel entegrasyon; komşuluk, iş arkadaşlığı ya da sivil toplum yapılanmalarına katılım gibi sosyal entegrasyon; göçmenlerin içinde yaşadıkları ülkeye ve topluma aidiyet hissetmeleri ile yerli  halkın bunu kabul etmeleri de hem sosyal-psikolojik hem de politik entegrasyon. Kavramın politik boyutunda daha çok uyumun taraflarından beklentiler söz konusudur. Kim kime ne kadar uymalı sorusunun cevabı bu boyut ile ilgilidir. Tek taraflı uyum, çoğulcu uyum ve karşılıklı uyum bu konudaki başlıca yaklaşım ve politikalardır. Tek taraflı uyum göçmenlerin yerli kültüre aidiyeti kabul etmelerini; kendi kültürlerinde yerli kültür ile birlikte yaşamı zorlaştıran, bir diğer ifadeyle yerli kültür mensuplarının hoş görmedikleri anlayış ve uygulamaları terk etmelerini veya değiştirmelerini ön görmektedir. Çoğulcu uyum yaklaşımı, tarafların birbirlerinin varlıklarına saygı duyması ve birbirlerini kabul etmesini ön görmektedir. Karşılıklı tanıma ve hoşgörü esası üzerine kurulu bir yaklaşımdır. Bu durum, çoğunluğu Müslüman toplumlardaki gayr-ı Müslim azınlıklar için olduğu kadar çoğunluğu gayr-ı Müslim toplumlardaki Müslüman azınlıklar için de geçerlidir. Karşılıklı uyum yaklaşımında ise tarafların üst ve alt kültür ya da kimlik gibi iddialardan vazgeçerek etkileşime açık olmalarını ve her iki tarafın da hoşgörünün ötesinde tanımaya, almaya, vermeye ve değişime açık olmalarını ön görmektedir. Karşılıklı uyum yaklaşımı uyum politikaları açısından daha kabul edilebilir görünmesine rağmen başta din olmak üzere toplumsal ve kültürel kimliği oluşturan birçok unsur açısından gerçekleştirilmesi kolay görülmemektedir. Çoğulcu uyum yaklaşımı ise karşılıklı tanınmayı ve saygıyı ön görmesi açısından orta yol nitelikleri arz etmektedir. Bu yaklaşım, kültürel ve toplumsal kimlikleri oluşturan unsurlar tehdit edilmediği, koruma ve geliştirme için gerekli tedbirler alındığı sürece uyuma engel olmayacaktır. Diller ve dinler de buna dahildir. İslam açısından bakıldığında, Müslüman kimliğini korumak ve yaşamak ana ilkedir. Bu ana ilke çerçevesinde aşırılıklardan uzak bir toplum olmak, komşusu kendisinden emin olmak, hiçbir şartta zarar vermemek ve zarara zararla karşılık vermemek, diğer dinlerin mensuplarına ve kutsallarına saygısızlık etmemek de temel müslümanca tutumlar olarak karşımıza çıkar. Bu itibarla İslam, müslümanların içinde yaşadıkları topluma uyum sağlamalarına, kimliklerini yaşatmak kaydıyla, ilkesel anlamda karşı değildir. Yerli kültürün göçmen kültürü tanıma ve kabul etme yetersizliği ile göçmenlerin geçiş sürecinde geldikleri topluma, kültüre ve devlete karşı hissettikleri duygusal bağlar uyum sürecini olumsuz etkileyebilmektedir. Bu bağlar din ile yakın ilişkili oldukları için, din, uyumun önündeki esas engelmiş gibi görülebilmektedir. Ancak entegrasyonun çok yönlü bir olgu olduğu gözden uzak tutulmamalıdır.

CEMAL TOSUN

Esbâb-ı Nüzûl (İsl.)

 

Esbâb-ı nüzûl, Hz. Muhammed’in peygamberliği döneminde meydana gelen ve Kur’an’ın bir ya da birkaç ayetinin ya da bir suresinin Tanrı tarafından indirilmesine zemin oluşturan, durum ya da soru biçimindeki indiriliş sebepleridir. Esbâb-ı nüzûl rivayetleri, Kur’an ayetlerinin indirildiği bağlama ilişkin bilgileri içermesi bakımından tefsir ilminde önemli bir bilgi kaynağı olarak görülür. Nitekim sahabiler ve ondan sonraki müfessirler, Kur’an tefsirinde öncelikle esbâb-ı nüzûlü kullanmışlardır. Hatta başlangıçta tefsir ilmi, esbâb-ı nüzûlü bilmekten ibarettir denilmiştir. Esbâb-ı nüzûl bilgisi, Kur’an’ın soyut, gerçek dışı bir olgu değil, yaşanmış, yaşanabilir ve yaşanacak bir hakikat ve hidayet rehberi olduğunun delili olarak değerlendirilmiştir. Nüzûl sebebi, sahabenin gözlemlerine ve gerçek yaşam öykülerine dayalı rivayetlerdir. Sahabilerin kendi yorum ve ictihadlarına dayanan esbâb-ı nüzûl rivayetleri de vardır. Sahabilerin icma ettiği esbâb-ı nüzûl yorumları güvenilir delil olarak kabul edilir. Bu kabil rivayetler, nüzûl ortamının aydınlatılmasına ve dolayısıyla Kur’an’ın anlaşılmasına yardımcıdır. Esbâb-ı nüzûl rivayetleri çeşitli nakil kalıplarıyla gelirler. Bu kalıplardan hareketle esbâb-ı nüzûl rivayetleri iki kategoride değerlendirilebilir:

  1. Esbâb-ı nüzûl rivayetleri: Ayetin indiği şartları  ve o şartların özelliklerini bildiren, gerçekten ayetin indiği ortama ait durumu anlatan, sahabenin gözlemlerine dayalı olduğu açık olan ve Kur’an’ın anlaşılmasında delil olan rivayetlerdir.
  2. Esbâb-ı nüzûl değerlendirmeleri: Nüzûl döneminde veya daha sonra meydana gelmiş bir olayla ayetler arasında ilgi kurma çabalarının sonucu olarak ortaya çıkan değerlendirmelere ait rivayetlerdir.

AHMET NEDİM SERİNSU

Eşcinsellik (İsl.)

 

Eşcinsellik (homoseksüellik), bir kişinin kendi cinsinden olan kimselere  cinsel  bakımdan  ilgi  duymasıdır.  Cinsel  ilgi,  duygusal  ya  da bedensel olabilir. Modern dönem öncesi toplumlarda eşcinsellik, genellikle cinsel bir sapma olarak kabul edilmiştir. Bu genel eğilimin, söz konusu toplumlarda dinin merkezi rolüne bağlı olarak açığa çıktığı söylenebilir. Modern toplumlarda ise dinin bireysel ve toplumsal yaşamı düzenleyici rolündeki değişim, eşcinselliğe ilişkin olumsuz tutumda da belli bir değişikliği beraberinde getirmiştir. Eşcinsellik, modern dönemde, kimilerince tedavi edilmesi gereken biyolojik ya da psikolojik bir hastalık, kimilerine göre ise karşıt cinsler arasındaki kadar normal bir cinsel tercih olarak nitelenmiştir. Eşcinselliği yaşamayı, tıbbi ve psikolojik değerlendirmeleri dikkate almaksızın bireyin hakkı olarak görenler de vardır. Hatta bu eğilim günümüzde gittikçe güçlenmekte, bazı hukuk düzenleri tarafından da yasal bir statüye kavuşturulmaktadır. İslam’a göre cinsellik, yaradılış ile ilgilidir. Kur’an, insanların tek bir nefisten çift (biri diğerinin eşi) olarak yaratıldığını; o ikisinden de erkekler ve kadınlar olarak çoğaltıldıklarını ifade etmektedir (Nisâ’, 4/1). Cinselliğin yaratılışa uygun olanı, kadının erkeğe ve erkeğin de kadına arzu duyması temelinde açığa çıkar. Çünkü insanların kadın ve erkek olarak iki ayrı cins halinde yaratılmasının amacı, cinsellik ve ona bağlı olarak gerçekleşen üremedir. İslâm’ın cinsellik ahlakı da, yaradılışa uygun olarak kurgulanmıştır. Cinsellikte doğal olan aynı zamanda ahlaki olanın meşruiyet temelini oluşturmaktadır. Şu kadar ki, doğal cinsellik de meşruiyet bakımından evlilikle sınırlanmıştır. Eşcinsellik, yaratılışa uygun olmayan bir cinsellik türü olarak İslam’da reddedilmiş, fıtri ve ahlaki olan cinsellikten sapma olarak nitelenmiştir. Nitekim Kur’an eşcinselliği bir tercih haline getiren Lût kavmini, nasıl olup da Allah’ın kendileri için yarattığı eşleri bırakabildikleri hususunda sorgularken, fıtrat ve ahlâk arasında bir irtibat kurmaktadır (Şu‘arâ’, 26/165-166). Eşcinsellik, Kur’an’da Lût kavminin uğradığı azabın gerekçelerinden biri olarak belirtilir (Hûd, 11/74-83; Şu‘arâ’, 26/168-175). İslam’a göre cinsellik bir tercih değil, olgu olduğu için, kimi bireylerde açığa çıkabilen eşcinsellik eğilimlerinin, biyolojik, fiziksel ya da psikolojik bir anomaliden kaynaklandığı varsayılır. Bilinçli bir tercihe bağlı eşcinsel ilişkiler ise fıtri ve ahlaki bir sapma olarak görülür ve günahtır. Eşcinsel ilişkilerin günah olması, müslüman  topluma  eşcinselleri  dışlama  ve  ayrımcılığa  tabi  tutma hakkı vermez.

 

TALİP TÜRCAN

Eşcinsellik (Hrst.)

 

(Alm. Homosexualität)

Eşcinsellik, sevgi ve cinsel arzunun ya tamamen ya da ağırlıklı olarak hemcinslere karşı hissedildiği cinsel yöneliştir. Tanrı’nın yaratılış planı, üreme ve karşılıklı yardımlaşma sadece kadın ve erkeğin kurduğu birliktelik üzerine kurulu olduğundan (Yaratılış 1:28; 2:18-24) eşcinsellik Kutsal Kitap’ta ve hıristiyan gelenek içerisinde her ne kadar farklı sebeplere bağlansa da tamamen olumsuz değerlendirilir. Eski Ahit’te eşcinsel pratikler Yahve kültü ile uyuşmaz olarak yargılanır (Yaratılış 19:1-11; Levililer 18:22), Pavlus tarafından ise Tanrı’dan uzaklaşılmışlığın ve dünyanın tersine dönmüşlüğünün sonucu hatta sembolü olarak görülmüştü (Pavlus’tan Romalılar’a Mektup 1:26 vd.). Hıristiyan Antik ve Orta Çağ’da da doğal olmayan bir şey olarak sınıflandırılmış ve damgalanmıştı. Bu teolojik değerlendirme de günümüzde aşina olunan eşcinsel davranışla eşcinsel eğilim arasındaki farka henüz yabancıdır. Son zamanlarda beşer bilimlerinde yapılan araştırmalar ise eşcinsel davranışın temelinde eşcinsel bir eğilimin yattığını açıkça göstermektedir. Bu, cinsel kimliğin pisikolojik bir yanlış gelişiminin sonucu değil, bilakis heteroseksüelliğin yanında, beşeri cinsellik içerisinde kendi başına duran antropolijik olarak verili bir temel duruştur. Bunun da geldiği anlam şudur: eşcinselliğe yöneliş birey tarafından yapılan özgür bir tercih değildir. Böyle bir insan değişemez, sadece etik açıdan sorumluluğunu üstlenerek bu durumla gerektiği gibi yaşar. Sorumluluğun üstlenildiği bir münasebetin nasıl olması gerektiği bugünkü teolojik-etik tartışmaların konusudur. Katolik Kilisesi’nin öğreti makamı ve Protestan Kiliseleri’nden bazıları bundan kaçınma yolunu savunmaktadırlar. Eşcinsel bir kimsenin eğiliminin değil de bundan hasıl olan eşcinsel davranışların günah olduğunu vurgulamaktadırlar. Çünkü onların kendi hayatlarını yeniden oluşturma imkanları yoktur. Beşeri cinselliğin anlam çokluğunu göz önünde bulunduran pek çok teolog ise giderek eşcinsel yönelişin  ve pratiğin ömür boyu sürecek eşcinsel bir hayat arkadaşlığına dönüşmesini olumlu karşılamaktadır. Eşcinsellik bir yandan heteroseksüelliğe kıyasla tabii ki beşeri varlık gelişimini sınırlandırmaktadır. Bu noktadan bakıldığında hem karşı cinsin getireceği katkıdan yoksun kalınmaktadır hem de yeni hayat meydana getirme imkânları oluşmamaktadır. Ama diğer taraftan eşcinseller de kuracakları uzun süreli hayat arkadaşlıklarıyla bireysel gelişimleri için tabii ki korunmuşluğun, kabul edilmişliğin ve kuvvet bulmanın anlamlı tecrübelerini yapabilirler. Bunları tecrübe etmek için cinsel yöneliş değil, karşılıklı sevgi ve sorumluluk üstlenmeye hazır olma belirleyici ölçüdür.

HANS-GÜNTER GRUBER

Etik (Hrst.)

 

Etik, ahlakın düşünmeye yönelik teorisidir. Etik, Ne yapmalıyız? sorusuna bilimsel olarak temellendirilmiş bir cevap arar. Hıristiyan etiği insanın özgürlük ve sorumluluk deneyiminin aynı kaynaktan geldiğini ve birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğunu kabul eder. 19. yüzyılın sonlarına doğru Katolik teolojisinde ahlak teolojisi ile hıristiyan sosyal etiği/toplum bilimi arasında bir ayrışma gerçekleşmiştir. Ahlak teolojisi özünde iyi ile kötü arasındaki farkla ilintilidir. Sosyal etik ise adil ile adil olmayana, dolayısıyla toplumsal düzeni sağlayan yapıların biçim- lendirilmesine yöneliktir.

Hıristiyanlıkta Tanrı, insanlara dostça yönelmektedir. Bunun tutarlı sonucu, kişinin insandaşına şart koşmadan ve bağımsız olarak yönelmesidir. Hıristiyanlığın Tanrı, insan ve yaratılış anlayışı dayanışmayı ve insaniyeti bir yaşam tarzı olarak teşvik eder. Bunun için Kilise, ahlaki bir merci olarak insanın insaniyetini keşfetme ve işleyen bir toplumsal beraberlik için gerekli beşeri şartları teşvik etme üzerine kuruludur. Tanrı’nın bütün insanlara yönelik kayıtsız şartsız kurtuluşa erdirme iradesi hıristiyan inancına göre kulun öz değerinin ve onurunun zarurî temelini oluşturur. Bunları hayatın hem biyolojik hem de sosyal şartları içinde yerine getirmek gerekmektedir. Hıristiyanlığın izlerini taşıyan, fakat aynı zamanda kilise içi ahlakın sınırlarını bütünüyle aşan bir etiğin varlığının en derin gerekçesi Kutsal Kitap’taki sevgi kavramıdır: Kutsal Kitap’ın talebine göre her insana kayıtsız şartsız olumlayıcı bir sevgi gösterilmelidir. Sadece bu sevgi, insanı mutlak onuru içinde algılamaya muktedirdir. Bu anlam ufku çerçevesinde her insan, eksilmesi sözkonusu olmayan, din, ulus, cinsiyet ve başka niteliklerinden veya başarılarından bağımsız bir onura sahip olur. Bu bakımdan hıristiyan etiğinin kendine özgü yanı, münhasıran Hıristiyanlara açık ve onlar tarafından talep olunabilecek bir kurallar temeli ortaya koymayıp, tikelliğin temelden aşılmasına yönelik bir etik oluşudur. Bu etik, kendi hedefleri uyarınca, bütün insanlara yöneliktir. Bu nedenle evrensel bir etik anlamında yorumlanması gerekmektedir.

Hıristiyan sosyal etiği şöyle tanımlanabilir: Modern toplumun gelişim sorunlarına bilimsel yöntemler kullanarak, Kutsal Kitap’ın ışığında cevap verme denemesi. Sosyal etik, inancı toplum hayatının düzenlenişine katkıda bulunmak için kişiye imkan ve görev verilmesi olarak görür. Tanrı ve insan hakkının birliği kişiye kesintisiz olarak adalete ulaşmaya çabalama yükümlüğü getirir. Bunun ölçütü, Kutsal Kitap’taki ‘Tanrı’nın Hükümranlığı’ müjdesiyle belirlenen ufuk içinde, toplumun özellikle kenarında kalan kişilerin deneyimleridir (Luka 4:18: “Rabb’in ruhu beni […] fakirlere iyi bir haber vermem için gönderdi.” Bu bakımdan fakirlere yöneliş, hıristiyan sosyal etiğinin belirleyici bakış açısını oluşturur. Bu etik, kilise kurumunun ve tek tek inananların siyasi, toplumsal ve ekonomik konularda söz alma yeteneğinin ve toplumun düzenlenişine katılma yeterliğinin geliştirilmesine hizmet eder. Hıristiyan sosyal etiği toplumsal yapıların, siyasi kararların ve ekonomik süreçlerin adalet, barış ve yaratılışın yüklediği sorumlulukların hakkını verebilmek için konulan ölçütleri ve stratejileri sorgular. Burada kişisel çerçevede ele alınabilecek olan uygulama kapsamında motivasyonu ve sorumluluğu ele alan bireysel etik sorulardan farklı olarak – toplumsal kurumlar, yapılar ve düzenleyici sistemler sözkonusudur.

Hıristiyan toplumsal etiğinin sistematik çekirdeğini toplumsal ilkeler oluşturur. Bunların temelinde birey ilkesi yatar. Bu ilkeye göre insanın mutlak onuru kendi başına bir amaç teşkil eder. Bu, her toplum düzeninde geçerli bir ölçüttür. Birey ilkesi somut biçimini bireysel özgürlük, toplumsal talep ve siyasi katılım haklarından alır. İnsan aynı zamanda topluluğa, işbirliğine ve acil durumlarda desteğe muhtaç toplumsal varlıktır (dayanışma). Fakat bu arada küçük toplumsal yapılar büyük kollektif yapılar içinde erimekten korunmalıdır. Onların önceliği ve korunma hakları vardır. Günümüzde modern yaşama ve ekonomi biçiminin doğal hayatın temellerini geniş kapsamda tehlikeye atışına karşı kalıcılık ilkesi doğrultusunda önlemler alınmalıdır. Bu ilke Hıristiyanlık bakış açısında, yaratılışa karşı sorumluluk anlayışının kategorik buyruğu olarak görülebilir.

Çoğul çıkarların ve kanıların mücadelesi içinde hıristiyan etiğinin seküler etik tasarımlarına nazaran üzerinde birleşilmeye elverişli bir niteliği olduğunu gösterebilmek için, bu etiğin yaşanan inançla ve kilisenin Tanrı’ya şahadetiyle ilintisinin ortaya konması gereklidir. Bunun için etik üzerinde düşünme kilise pratiğine eşlik eder ve hıristiyan inancının toplumsal diyalog içindeki özgürleştirici gücünü belirginleştirmeyi amaçlar. Bu diyalog kiliseyle toplum arasında karşılıklı bir öğrenme süreci olarak anlaşılmaktadır. Hıristiyan etiği teoloji, felsefi etik ve sosyal bilim yöntemleriyle olan bağlantıları yoluyla, kiliseyle toplum arasında köprü oluşturan, disiplinlerarası bir bilim dalıdır. Sadece bu niteliğiyle, bilimsellik iddiasının gereğini yerine getirebilir ve bugünkü insanların yaşadığı gerçekliğe uyan düşünceyi gerektiği biçimde ortaya koyabilir.

MARKUS VOGT

Evlilik (İsl.)

 

İslamiyet’te evlilik, sosyal, ahlaki ve hukuki bir kurum olarak aile birliğinin ve sosyal yapının temelidir. Fıkıhta, evlenmelerinde sakınca bulunmayan iki cins arasında yapılan hukuki bir sözleşmedir. Kur’an’a göre ilk insan Hz. Âdem yalnız bırakılmamış, yanı sıra eşi de yaratılmıştır (Nisâ’, 4/1). “Ey Âdem sen ve eşin cennette kalın.” (A‘râf, 7/19) buyuran Allah böylece, Hz. Âdem’in eşiyle beraber bir aile oluş turduğuna işaret etmiştir. İki cinsin birbirine ilgi duyması hem yaratılışın gereği, hem de nesillerin devamının ön şartıdır. İslamiyet, insanın doğal cinsel ihtiyaçlarının meşru yoldan karşılanmasını ve nesillerin güvenli bir aile ortamı içinde yetiştirilmesini amaçladığı için evlilik kurumuna büyük önem vermiştir. Ayrıca, neslin devamını sağlamak ve fıtri bir duygu olan çocuk sevgisini yaşamak da evliliğin bir başka amacıdır. Bu nedenle Hz. Muhammed, evliliğin kendi sünneti (benimsediği yolu) olduğu, bundan yüz çevirenin kendi yolundan ayrılmış olacağı uyarısında bulunmuştur (İbn Mâce). Kur’an-ı Kerim zinayı eşin psikolojisini, ailenin ve toplumun sosyal, ahlaki ve hukuki yapısını tahrip ettiği için yasaklamıştır. Kur’an, bekarların evlendirilmelerini teşvik etmiş, bu imkanı bulamayanların ise evleninceye kadar iffetlerini korumalarını istemiştir (Nûr, 24/32-33). Hz. Muhammed de, gençlerin evlenmelerini tavsiye etmiştir (Buhârî). Evlilik birliği nikah akdi ile başlar. Nikah akdinde erkek ve kadının onayı ve iki şahidin hazır bulunması şarttır. İslamiyet, evlenecek tarafların özgür iradeleriyle yaptıkları seçime önem vermiş, bu konuda ailelerin baskısı tasvip edilmemiştir. Çünkü İslam’a göre ergenlik çağına gelmiş aklı başında herkes kendi yaptığından sorumludur. Bu nedenle Hz. Muhammed, evlilik konusunda kadınların rızasının alınması gerektiğini belirtmiştir. Günümüzde Müslümanlar arasında rıza dışı evliliklere rastlanmaktadır. Ancak bu uygulamaların Kur’ani bir temeli bulunmamaktadır. İnsanın doğal ve manevi gelişimi açısından en uygun çevre aile ortamıdır. Aile, çocuğun bedensel ve ruhsal ihtiyaçlarını karşılayarak güven ortamı yaratır ve onun sağlıklı büyümesini güvence altına alır. Kadın ve erkek arasındaki sevgi, bağlanma, korunma, güvenme ve psikolojik destek gibi duygusal ve fizyolojik insani ihtiyaçlar en iyi şekilde aile içinde karşılanır. Öyleki Kur’an’da eşler arasındaki sevgi ve merhamet Tanrı’nın varlığının kanıtlarından biri sayılmaktadır (Rûm, 30/21). Müslüman kadınlar ile müslüman olmayan erkekler arasında günümüzde yapılan evlilikler konuyu yeniden tartışmayı gerekli kılmıştır.

İSMAİL HAKKI ÜNAL

 

Evlilik (Hrst.)

 

Hrst. (Alm. Ehe)

Hıristiyanlık’ta evlilik öteden beri cinsiyetlerin sosyal yaşam birlikteliğini normatif bağlayıcı şekilde düzenleyen bir hayat tarzıdır. Evlilik çiftlerin karşılıklı olarak iradelerini serbestçe beyan edip herkese duyurmasıyla kurulur, sadakat ve sürekliliğe dayanır. Hayatın üstesinden gelmek, üreyip çocuk yetiştirmek için bir çiftin birbirine olan sevgi ve fedakarlığı, evliliğin en önemli iki anlamını içermektedir. Bu tip evlilik tasavvurunun başlıca unsurları Kutsal Kitap’ın metinlerinde bulunmaktadır. Bunlarda evlilik bir değer olarak tasvir edilmektedir; çünkü evlilik sosyal anlamda kabul gören iyilikler ve amaçlarla ilişkilendirilir: Nesillerin korunması (Yaratılış 1:28), erkekle kadının karşılıklı yardımlaşması (Yaratılış 2:18) ve zinadan sakınılması (Pavlus’tan Korintliler’e 1.  Mektup 7:2). İsa’da Ferisiler’le olan münakaşasında evliliği Tanrı’nın dileği ve böylece çiftin iyilik, sarsılmaz sevgi ve sadakat üzerine kurulu bir müessese olarak yorumlamaktadır (Markos 10:2-12). Kutsal Kitap’ın evliliğe bu olumlu yaklaşımına rağmen, Orta Çağ’da bile Hıristiyanlık’ta evlilik, bekarlık ve dulluktan daha değersiz bir hayat tarzı olarak görüldü. Cinselliğe karşı menfi tutum ve evliliğin Tanrı’ya yönelmeyi alıkoyduğuna dair kaygı, bu kuşkucu temel duruşa yol açmıştı. Evliliğe mutlak anlamda olumlu ve önyargısız bir görüntü kazandırma ilk olarak 12. yüzyılda – Aziz Augustinus’un (354-430) öğretisini müteakip – evliliğin kutsanmışlığı öğretisiyle geliştirilmesi ve formüle edilmesi gerekecekti. Bu teolojik öğretinin temel niyeti, Mesih hadisesini somut beşeri evliliğin hayat gerçekliği içinde anlatmaktı. Sakramentlerden biri olan hıristiyan evliliği, Mesih’in kilise ile girdiği ahdin bir tezahürüdür. Paskalyaya ait kurtuluş hadisesinin işareti ve canlandırılması olarak, kim bunu vakarla teslim almak isterse, ona lütuf sunmaktadır. Yani, kadın ve erkeğin yaşam birliği olası kurtuluş tecrübesi için somut bir mekan teşkil etmektedir. Ve bu antlaşma ilahi antlaşmada olduğu gibi ebedidir. Martin Luther (1483-1546) ve Protestan kiliseler bu öğretiyi devralmamışlardır. Evlilik onlar için de dünyevi bir mesele olarak kutsal, Tanrı tarafından yerleştirilmiş ve mübarek bir seviyedir, ancak tam anlamıyla bir kutsanmışlığı (sakrament) yoktur.

Hıristiyanlık evliliğin devlet yasalarıyla korunmasını talep eder; ancak evliliğin mutlak imtiyazını tehlikeye sokan yeni toplumsal gelişmelere ayak uydurmakta da zorlanmaktadır. Özellikle cinselliğin özgürleştirilmesi (ör. evlilik öncesi ve evlilik dışı cinsel ilişki, pornografi) ve evlilik hukukundaki değişiklikler (ör. boşanma, eşcinsel yaşam birlikteliklerinin evlilikle hukuki eşitliği) bunlara dahildir. Toplumsal değişim, cinsiyetler arası ilişkilerin tümüyle ilintilidir. Son yıllarda bu alanda büyük değişikler yaşandı; bu bağlamda hıristiyan kiliseleri de çok şey öğrendi ve bugün kadınla erkeğin hukuksal eşitliğini savunmaktadırlar. Böylece erkek egemen geleneksel anlayıştan vazgeçmişlerdir. Hıristiyan kiliseleri mezhepler arası ve dinler arası evlilikleri reddetmeyi de bir kenara bırakarak olabildiğince daha açık bir tutum benimsemişlerdir.

HANS-GÜNTER GRUBER, PETER ANTES