Hakikat (İsl.)

 

İslam’da hakikat genel olarak gerçekliğe tanıklık etmek ve onu dile getirmek anlamına gelir. Kur’an’da hakikat yerine el-hakk terimi bulunmaktadır. Ancak el-hakk teriminin kavramsal içeriği hem gerçeklik (bk. Hacc, 22/6;62) hem de doğruluk (bk. İsrâ’, 17/81) anlamlarını içerdiğinden salt önermesel doğruluktan daha geniş bir kapsama sahiptir. Bu yüzden hakikat kavramı el-hakk kavramının semantik/epistemolojik bir türevi olarak görülebilir. İslam’ın hakikat kavramının metafiziksel gerçekliğe ilişkin bilginin de imkanını içeren realist bir hakikat anlayışını öngördüğünü söylemek mümkündür. Bu anlayışın temelinde hakikatin fiziksel veya tecrübi bilgi alanıyla sınırlanamayacağı; Tanrı, ahlak, ahiret, diriliş, ceza ve mükafat vb. konularda hakikatin (bu konulara ilişkin önermelerin doğruluk değerlerinin) realist bir anlayışla bilgiye konu edilebileceği düşüncesi yer almaktadır. Bu bağlamdaki realizmin temel iddiası metafiziksel konulara dair bir doğruluğun bir gerçekliğe tekabül ettiğidir: bir önermenin doğruluğu referansta bulunduğu varlıksal düzlemden, yani ilgili gerçeklikten ayrı düşünülemez. Örneğin, nasıl ki “Dünya vardır.” önermesi doğruluğu için dilden ve zihinden bağımsız bir gerçekliği gerektiriyorsa, aynı şekilde “Allah vardır ve birdir.” önermesini de doğru kılan gerçekte Tanrı’nın var ve bir olmasıdır. Dolayısıyla öngörülen bu doğruluk anlayışına göre, herhangi bir doğruluk referansta bulunduğu gerçeklik düzleminden bağımsız olmadığı için objektif olup, görece, iradi veya uzlaşımsal bir takım faktörlere indirgenerek açıklanamaz. İslam’ın öngördüğü hakikat anlayışının bir gereği de onun, epistemik açıdan yanılabilen ve sınırlı olan insanın bilgisiyle özdeşleştirilemeyeceğidir. Hakikat veya hakikatler kümesi insan bilgisine kısmen açık olmasına karşın onun bilgisini aşan hakikat/ler söz konusudur. Böylece bir yandan insanın hakikat/ler/e epistemik erişimi realist bir düzlemde korunurken diğer yandan onun her zaman doğruya yanılgısız bir şekilde erişebileceği veya bilgisinin bütün doğruları kuşatabileceği yadsınmıştır. Çünkü nihai anlamda doğruluğun ölçüsü sınırlı ve yanılgı içeren insan bilgisi değil, sınırsız ve yanılgı içermeyen Allah’ın bilgisidir. Dolayısıyla, hakikatin beşeri bilgiyle özdeşleştirilmesini reddeden böyle bir yaklaşımın onu bir şekilde ilahi bilgiyle özdeşleştirdiği söylenebilir. Çünkü fiziksel, metafiziksel, zihinsel, ahlaki vb. düzlemelere ilişkin gerçekliği mutlak bir şekilde bilen, dolayısıyla bütün bu alanlara ilişkin hakikatleri bilgisiyle kuşatan yegane varlık Allah’tır. Nitekim İslam’da Allah’ın isimlerinden biri olan el-Hakk ile hakikat arasında zorunlu bir bağ vardır. Vahiy ise mutlak bilgisiyle bütün hakikatleri kuşatan Allah’ın, hakikati tanımakta sınırlı ve yanılabilen insana doğru yolu göstermek hususunda rahmetinin bir tecellisidir. Allah’tan gelen hakikatler manzumesi olarak vahiy, en temelde insanları akletmeye çağırdığından ilkesel olarak aklı aşan ya da ona muhalif bir hakikat kaynağı değildir.

MEHMET SAİT REÇBER

Halku’l-Kur’an (İsl.)

 

Kur’an’ın yaratılmış olup olmadığı meselesini tartışma konusu yapan kelami bir terimdir. Tanrı Kelamı kabul edilen Kur’an’ın ezeli mi, yaratılmış mı olduğu tartışması, esasen Allah’ın kelâm sıfatı bağlamında, İslam’ın erken dönemlerinde başlamıştır. Bunda, dönemin bazı felsefi akımları ile Yahudilik ve Hıristiyanlık’la karşılaşma da etki olmuştur. Halku’l-Kur’an meselesini İslam’da ilk defa kelami bir tartışma zeminine çeken kişi Ca‘d b. Dirhem (ö.118/736)’dir. Daha sonra Cehm b. Safvân (ö.128/745) ise konuyu sistemleştirip yaymaya çalışmıştır. Tanrının, Zatı’ndan başka sıfatlarının varlığı düşüncesini tevhid inancına aykırı bulan Mu‘tezilî kelam bilginleri (hicrî 2-3. yüzyıl), Kur’an’ın yaratılmış (mahlûk) olduğu görüşünü benimsediler. Abbâsî halifesi Me’mûn (ö.212/827), Kur’an’ın yaratılmış olduğu düşüncesini resmi doktrin haline getirmeye çalışmıştır. Böylece Kur’an’ın yaratılmışlığı düşüncesine karşı direnen Ahmed b. Hanbel (ö.241/855) gibi bilginler işkenceye maruz bırakıldılar (mihne). Kur’an’ın yaratılmışlığı görüşünü Hâricîler (hicrî 1. yüzyıl), Mürcie (hicrî 1-2. yüzyıl) ve Şî‘a’nın (hicrî 2-4. yüzyıl) bir kısmı da benimsemiştir. Dolayısıyla Kur’an’ın yaratılmışlığı düşüncesi,  varlığını, özellikle Zeydîlik olmak üzere değişik ekollerde bugün bile farklı adlar altında sürdürmektedir. Muʻtezilî bilginlerin Kur’an’ın yaratılmış olduğu tezine karşı hicrî 2-3. yüzyılda Selef bilginleri [Mâlik b. Enes’in (ö.179/795) çizgisi] sadece Kur’an lafızlarının değil, bunların telaffuzlarının dahi ezeli olduğunu savunmuşlardır. Bu iki uç arasında yer alan hicrî 2-4. yüzyıl Sünnî kelam öncüleri [Ebû Hanîfe (ö.150/767), İbn Kullâb (ö.240/854), el-Muhâsibî (ö.243/857), Tahâvî (ö.321/933), Eş‘arî (ö.324/936), Mâturîdî (ö.333/944)] ise orta çözüm olarak, Kur’an’ın mana itibariyle ezeli, ancak lafız ve telaffuz itibariyle yaratılmış olduğu görüşünü benimsemişlerdir. Esasen bu görüşe yakın duran bir düşünceyi Ebû Hanîfe daha önce kısaca şöyle dile getirmiştir: “Kur’an Tanrı kelamıdır. Mushaflarda yazılı, kalplerde mahfuz, dillerde okunandır… Bizim onu okumamız  (kırâ’ât), yazmamız (kitâbet) yaratılmıştır. Ancak Tanrı sözü Kur’an yaratılmamıştır.” Dolayısıyla bu anlayışta ezeli olan manadır. Söz konusu manayı ifade eden harfler ve sesler ise yaratılmıştır. Günümüzde Kur’an’ın tarihselliği tartışmalarının tarihte halku’l-Kur’an tartışmalarıyla ilgisinin olduğu söylenebilir.

MUAMMER ESEN

Hayat (Hrst.)

 

(Alm. Leben)

Öncelikle bilinmelidir ki hayat kavramı modern kültür ile Kutsal Kitap-Hıristiyan geleneğinde birbirinden farklı şekillerde vurgulanır. Hayat kavramı bugünkü bilim dilinde ve büyük ölçüde günlük yaşam dilinde, ilk ortaya çıkışındaki anlam yoğunluğunu artık karşılamayacak şekilde, çok sınırlı bir içerikle kullanılmaktadır. Hayat çoğunlukla tabii ilimlerde, biyolojideki tanımlamaya yakın (hayat üzerine öğrenim) anlamda ifade edilir: Bir bütün kendini şekillendirip hareket edebildiği için çevresinde belli bir bağımsızlığa sahip cismi unsurlardan oluşuyorsa, canlı sayılır. Ancak Hıristiyanlık, hayat hakkında Kutsal Kitap ve teoloji geleneğinden gelen çok daha geniş ve temel bir tasavvura sahiptir. Bu, Tanrı’nın bizzat kendi sınırsız varlığı içerisinde mutlak anlamda hayat olarak nitelendirilmesinde ortaya çıkmaktadır (krş. Yuhanna 5:26). Tanrı’nın mutlak hayatla özdeşleştirilmesi Hıristiyanlık iman itikadındaki teslis kabulünden hasıl olmaktadır. Doğru anlaşıldığında teslis, hayatın en yoğun şekilde ifa edilmesidir. Teslis imanının içeriği, Tanrı’nın kendi varlığını hem sürekli hem de dinamik bir üreme sürecinde gerçekleştirdiği tasavvurudur. Teoloji, üreme kavramıyla hayatın başlangıcı sayılan bir eylemi (= ebeveynlerin çocuklara hayat verdikleri sevgi dolu birleşmelerini) analog ifade dili çerçevesinde Tanrı’nın kendisine devretmektedir. Böylece Tanrı mutlak hayat kaynağı olarak sunulmaktadır (Mezmurlar 36:10). Teslis dahilinde gerçekleşen ilahi ilk üreme, ezelde gerçekleşmiş olan oğulun babadan içsel ilahi doğuşunda bulunmaktadır. Bu üçlü ezeli üreme ilahi sevginin ifadesi olarak yorumlanmaktadır. Tanrı’nın en yüce hayat olarak hıristiyan tasavvurundaki en derin manası kendini burada gösterir: Hıristiyan düşüncesinde hayat, aynı tabii ilimlerde olduğu gibi var olanın kendi varlığını üretebilme ve devamını sağlayabilme yeteneğidir. Bunun da ötesinde Hıristiyanlık imanında hayatın bağımsızlığının ardında sürekli olarak sevginin gücünün yattığı şeklinde de keşfedilir. Bunun sebebi şudur: Hayat kendi kendini yinelediği için, bu, bir dış sebep olmaksızın gerçekleşir. Yaşam içerisinde  varoluş haricî bir gaye nedeniyle değil, sırf kendisi için ortaya konulur ve onaylanır. Hayatın herhangi bir sebebe dayanmadan onaylanması, zihinsel gayeli değil, bilakis dolaysız, kalben ve duyguyla hissedilen bir onaylamadır. Mutlak hayat bu nedenle mutlak sevgide kökleşmiştir. Varoluş ve Tanrı Hıristiyanlık’ta olduğu gibi hayat olarak anlaşıldığında, her ikisi sevgiye bağlanılmaktadır. Böylece hıristiyan vahyinde varlığın bütünüyle en temel ön koşulu olan bir mesele açıkça ifade edilmektedir: Sevginin hayatı. Tanrı’nın İsa Mesih’te cisimleşmesi netice itibariyle bu yüzden hayatın bir vahyi ve mesajı anlamında yorumlanmaktadır (Yuhanna 14:6). Mümin hıristiyan, hayatını Mesih’ten teslim aldığında (Pavlus’tan Galatyalılar’a Mektup 2:20) kendisine günahı ve ölümü aşan Tanrı’nın sevgisine doğru “ebedi hayat” yolu açılmış olmaktadır (Pavlus’tan Romalılar’a Mektup 6:1-23).

MARTIN THURNER

Hayat (İsl.)

 

Hayat sahibi olmanın nihai ölçütünün ne olduğu, hangi niteliklere sahip varlıkların canlı olarak tanımlanabileceği hususu tartışmalıdır. Bununla birlikte hayat, en genel anlamda, kendi kendine hareket etme yeteneği olarak tanımlanabilir. Müslüman felsefe-kelam geleneğinde canlılığı sağlayan temel prensibin ruh olduğu kabul edilir. Bitkiler ve hayvanlar ruh sahibi oldukları için canlıdır. İnsan söz konusu olduğunda hayat sadece ruh değil aynı zamanda akıl sahibi olmayı içerir. İnsan düşünen canlıdır (nefs-i natıka); beslenme ve üreme gibi bitkilerin, duygulanım gibi hayvanların hayatına özgü nitelikleri akıl ve iradesiyle kontrol edebilen bir varlıktır. Kur’an’da insanın yaratılış aşamaları anlatılırken, kuru balçıktan şekil verilen insanın en son safhada Tanrı’nın kendi ruhundan üflemesi ile canlılık kazandığı haber verilir (Sâd, 38/72; Hicr, 15/28-29). Özellikle bazı sufi düşünürler Tanrı dışındaki bütün varlıkların ilahi nefes (nefha-i ilahi) ile hayat kazandığı görüşünü savunmuşlardır. Kur’an’a göre, insan hayatının ve evrendeki canlılığın nihai kaynağı Tanrı’dır. Tanrı hayattır (el-Hayy); kendi dışındakileri hayatta tutandır (el-Kayyûm). Müslüman filozof ve kelamcılara göre, evrende hayatın olması evrenin yaratıcısının da diri olduğunu gösterir. Ayrıca, Tanrı’nın ilim, irade ve kudret sahibi olması, O’nun diri oluşunun delilidir. Yaratılmışların hayatı ödünç verilmiş, sonlu ve sınırlı bir hayattır. Tanrı ise sürekli diri ve canlı, eksilip zayıflamayan, kesintiye uğramayan bir hayata sahiptir (Bakara, 2/255); “Ölümü ve hayatı yaratan O’dur.” (Mulk, 67/2). Evren ve evrendeki insan dahil bütün canlılar Tanrı’nın verdiği güç ile hayat kazanır ve hayatiyetini sürdürür. İslamiyet, hayatın kaynağının yanı sıra sonu ve gayesi hakkında da bir çerçeve sunar. Buna göre, insanın dünya hayatının bir başlangıcı ve sonu olmakla birlikte, hayat doğumla başlayıp ölümle sona eren bir süreç değildir. Bazı hadislerde hayat ile ölüm arasındaki ilişkinin rüya ve gerçek metaforlarıyla anlatılması insan için hayatın bu dünya ile sınırlı olmadığını imler. Hayat insana Tanrı tarafından verildiği gibi, yine O’nun iradesi ile son bulur. Bu bakımdan bir insanın hayatına son vermek, Tanrı’nın koyduğu bir yasayı çiğnemenin ötesinde bütün insanlığın hayatına son vermekle eşdeğer bir günahı işlemek anlamına gelir (Mâ’ide, 5/32). Bu sebeple hayat, İslam’da korunması gereken en önemli değerdir.

ENGİN ERDEM

Hıristiyanlık (İsl.)

 

Kur’an’da Hıristiyanlığa, bu dinin mensuplarının adı olan nasara kelimesiyle atıfta bulunulmaktadır. Ayrıca bu topluluk için Ehl-i İncil, Ehl-i Salip, Ehl-i Kitap terimleri de kullanılmaktadır. Kur’an, Ehl-i kitapla inananları yan yana zikreder ve onlardan inanıp doğru ve yerinde işler yapanların ödüllendirileceğini şöyle belirtir: “Şüphesiz, inananlar, Yahudi olanlar, Hıristiyanlar ve Sabiîlerden Allah’a ve ahiret gününe inanıp yararlı iş yapanların ecirleri Rablerinin katındadır. Onlar için artık korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir.” (Bakara, 2/62; Mâ’ide 5/69). Kur’an Hz. İsa ve annesi Meryem’den derin bir sevgi ve saygıyla söz eder (Âl-u ‘İmrân, 3/42-51). Kur’an’ın ayetlerinde hıristiyanlar, bir beşer ve peygamber olan Hz. İsa’yı tanrı edinmeleri, İncil’i tahrif etmeleri ve ondaki bazı bilgileri gizlemeleri, Allah’ın emirlerini bırakıp din adamlarının dediklerine uymaları sebebiyle tenkit edilmektedirler. Kur’an’ın Hıristiyanlıkla ilgili ayetlerini incelediğimizde; Hz. İsa’nın, Hıristiyanlıktaki algı biçiminin aksine, Allah’ın kulu ve peygamberi olduğunun vurgulandığı dikkati çekmektedir. Onun, peygamber olarak gönderilmiş olduğu topluma; “Benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı ve size haram kılınan bazı şeyleri de helal kılmak için gönderildim… Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. O’na kulluk edin, bu doğru yoldur.” (Âl-u ‘İmrân, 3/50-51) diyerek Allah’ın kulu ve elçisi olduğunu vurguladığını belirtmektedir. Kur’an’a göre Hz. İsa’nın bu açık beyanına rağmen hıristiyanlar, vefatından sonra onu ilahlık konumuna yükseltmiş ve bu suretle Allah’a ortak koşmuşlardır. Daha sonra bu Tanrı tasavvuruna Kutsal Ruh’u da ilave ederek, üçlü birlik şeklinde ifade edilen teslis inancını oluşturmuşlardır. Kur’an’da hıristiyanlar, bu üçlü Tanrı tasavvuru sebebiyle eleştirilmekte ve bu tarz bir inanca sahip olanların kafir olduğu uyarısında bulunulmaktadır (Mâ’ide, 5/17, 72-73). Kur’an’da hıristiyanlara yöneltilen eleştirilerden biri de, onların kendilerine gönderilen kutsal kitabı tahrif ettikleridir (Bakara, 2/75, 79, 85; Âl-u ‘İmrân, 3/78). Buna göre hıristiyanlar, kendilerine vahyedileni değiştirip farklı şeyler söylemişler (Nisâ’, 4/171) ve İncil’deki pek çok şeyi gizlemişlerdir (Mâ’ide, 5/14-15). Kur’an’ın hıristiyanlara yönelik bir diğer eleştirisi ise ruhbanlıktır. Kur’an’a göre ruhbanlık, Hıristiyanlığın aslında bulunmamakla birlikte, Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla sonradan ihdas edilmiştir. Ancak bunun gereği de tam olarak yerine getirilmemiştir (Hadîd, 57/27). Ruhbanlık başlangıçta beşeri isteklerden vazgeçerek dünya hayatından el etek çekme şeklinde ortaya çıkmasına rağmen bazı din adamlarınca istismar edilmiştir. Bu istismarın etkisiyle hıristiyan toplumu, din adamlarını beşer seviyesinin üzerine çıkararak kutsallaştırmıştır (Tevbe, 9/31). Ancak Kur’an’ın bu eleştirilerinin Orta Çağ Hıristiyanlığı’ndaki ruhbanlık anlayışına ve din adamlarının bir kısmına yönelik olduğu, günümüzde ise birçok hıristiyanın, özellikle Reformist anlayışı benimseyenlerin bu tür bir kutsal din adamı anlayışına sahip olmadığı, göz önünde bulundurulmalı ve bu eleştiriler genellenmemelidir. Zaten Kur’an da yaptığı bu eleştirileri genellememekte, hıristiyan din adamları arasında büyüklük taslamayan ve müminlere sempati duyan rahiplerin varlığından bahsetmektedir (Mâ’ide, 5/82). Kur’an hıristiyan din adamlarının bir kısmına yönelik bu olumlu yaklaşımın da ötesinde, hıristiyanların tümüne olumlu bir biçimde yaklaşmakta ve onları diğer din mensuplarına kıyasla müslümanlara sevgi bakımından en yakın kimseler olarak tanımlamaktadır (Mâ’ide, 5/82). Dolayısıyla hıristiyanlara yönelik bu olumlu yaklaşım tarzını günümüzde de sürdürmenin önünde somut bir engel bulunmamaktadır.

MEHMET KATAR

Hıristiyanlık (Hrst.)

 

(Alm. Christentum)

Hıristiyanlık, farklı öğreti ve teşekkül yapılarına rağmen belirtici unsur ve din kurucusu olarak İsa Mesih’e dayanan birçok akımı (kilise, mezhep, fırka) içine alan bir terimdir. Hıristiyanlığa inananların sayısı bugün itibariyle yaklaşık 2 milyar civarındadır.

Doğru incelenecek olursa Hıristiyanlığın tarihi Yahudiliğe mensup İsa taraftarlarının, Roma Valisi Pontius Pilatus’un (26-36) Yahudi çevrelerin arzusu üzerine Kudüs’te idama mahkum edilen ve çarmıhta (darağacında) ölen Nasıralı İsa’nın Tanrı tarafından yeniden diriltildi ğini, yaşadığını, Yahudiliğin beklediği mesih olduğunu ve kıyametten önce yaşayanlar ve ölüler üzerine hüküm vermek için yeniden geri geleceğini ilan etmeleri sonucunda, İsa’nın vefatından sonra miladî 30 ya da 33 yılında başlar. İsa’nın ashabı buna öylesine derinden inanıyordu ki, bu haberi tüm Roma İmparatorluğu içerisinde beyan ettiler ve gerekirse imanları uğruna şehitliği bile göze aldılar.

Bu haber Roma İmparatorluğu’nda yaşayan Yahudiler arasında çabucak taraftar buldu. Akabinde Yahudi olmayan öteki kimseler (putperestler) de buna eklendi. Tek Tanrı imanına mensup olmayan ve dolayısıyla vahyi Tanrı’nın kelamı olarak tanımayan bu kimseler, İsa’ya, mesih olarak iman etmiş olanların topluluğuna dahil olmak istediler. İsa Mesih’in yoluna giren bu grubun, sünnet olup Yahudi gıda hükümlerine uyup uymama zorunlulukları, İsa’nın en yakınları arasında (havariler) aleni tartışma konusu oldu. Pavlus, bunların Havari Konsili dediğimiz toplantıları sonucunda (MS 50) ne sünnet ne de gıda hükümlerine uymaya mecbur olduklarını karara bağlama başarısını gösterdi. Böylece İsa hareketinde Yahudilik’ten ayrılma yönünde ilk adım atılmış oldu. Kudüs tapınağının 70 yılında Romalılar tarafından yıkılmasını daha bir dizi eylem takip etti. Eski İsrail dinî Yahudilik ve Hıristiyanlık arasında sanki bir çeşit miras paylaşımı yaşadı: Yahudilik, tapınak ibadetinden ve ruhbanlıktan mahrum, resmî bir ruhbanlık hiyerarşisi olmayan bir din olarak gelişti ve İbranice Eski Ahit’le etnik anlamda sami ırka münhasır kılındı; ayrıca felsefeden ziyade dinî pratikler öne çıkarıldı ve misyonerlik bırakıldı. Hıristiyanlık ise Eski İsrail’in ibadet geleneğini belli bir hiyerarşik düzene dayanan rahipliği devam ettirdi, günlük dile yakın bir Yunanca’yı ibadet dili olarak seçti, İbranice Eski Ahit’i Yunanca çevirisi Septuaginta’dan okudu. İsa’nın çağdaşı olan Yahudi İskenderiyeli Philon’da (~MÖ 20/10-MS 40/50) dahil olmak üzere, Yunan felsefesini bünyesine entegre etti ve halen misyonerlik yapmaktadır. Hıristiyanlık, sinagog ibadet hayatına katılımdan vazgeçerek, kendi başına bir dünya dini olmuştur.

İsa’nın hayatına dair açıklamalar ve kendisinin ve öğretisinin yorumlanması, yol gösterici metinlerden oluşan sabit bir İncil’i meydana getirmiştir. Bu İncil, Septuaginta’yla (yani Eski Ahit’le) birlikte hıristiyan Kitab-ı Mukaddes’ini oluşturmuştur. Pek çok İsa yorumları çelişkili ifadelere sebep oldu ve bir çözüm bulma zorunlu hale geldi. Bu nedenle Hıristiyanlığı meşru bir din olarak Roma İmparatorluğu’nda onaylayan İmparator Konstantin (306-337), duruma bir çözüm bulma gayesiyle tüm piskoposları göreve çağırdığı bir toplantı düzenletti (İznik Konsili, MS 325). Toplantıya katılan bir kısım piskopos (Athanasius [295-373] ve müritleri), İsa’nın Tanrı ile aynı mertebede olduğuna inanıyordu, diğer bir grup (Ariyus [260-336] ve müritleri) ise İsa’nın kainatta en yüksek mertebede bulunduğunu söylüyordu; fakat onu Tanrı ile aynı mertebede görmüyordu. Toplantıda Athanasius’un görüşü kendini kabul ettirmiştir ve Ariyus ilhat öğreticisi olarak hüküm giyer. Bunun sonucunda Hıristiyanlık kendi içerisinde sonuçları çok ağır olacak bir bölünme yaşar: bir yanda İznik Konsili’nde bulunan çoğunluk (MS 325), diğer yanda Ariyus’a dayanan karşıtları. Bunlar daha sonra hıristiyan doğu kiliselerini oluşturacaklardır (ör. Ermeni, Süryani, Keldani ve Kıpti kiliseler). Diğer yandan da Roma İmparatorluğunun kabul ettiği öğreti üçlü Tanrı tasavvuruna (Baba, Oğul, Kutsal Ruh) doğru geliştirilmiştir. İsa bu öğretide gerçek insan ve gerçek Tanrı (yani Oğul) olarak tanınmış oldu. Ancak kısa bir süre sonra İmparatorluk bünyesinde çeşitli siyasi, sosyal ve dinî sebeplerden dolayı büyük gerilimler yaşanır. Bunun sonucunda Avrupa kıtasındaki Hıristiyanlık ikiye ayrılır: Ortodoks doğu olarak patriklerin idaresinde milli kiliseler ve Latin batı olarak da Roma piskoposunun idaresi. Nihai kırılma İmparatorluk ve doğu kiliselerinin ikiye ayrılmasından beş asır kadar sonra, 1054 yılında gerçekleşir. Bir diğer beş yüzyıl sonra ise Latin kilisesi içerisinde bir takım ihtilaflar yaşanır. Bunda Roma’daki Papanın liderlik hakkını giderek güçlenerek kendinde görmesinin de etkisi olmuştur. Sonuç yeni bir kırılmadır: Bundan da Cermen ağırlıklı Protestan Hıristiyanlık’la Roma-Katolik Kilisesi meydana gelmiştir. Pek çok kimse, bu üçüncü büyük bölünmeyi modern çağın başlangıcı saymaktadır. Çünkü Protestanlık hiyerarşik bir düzene göre sınıflandırılmış, başta papanın bulunduğu bir ruhbanlık sisteminin yerine, bir tür demokratik teşekkül yapısı geçmiştir. Buna göre tüm müminler için genel ruhbanlık makamı gerekli  görülmekte ise de, kutsanma hiyerarşileri umumi anlamda reddedilmektedir.

Modernizmin başlangıcı İncil ve Hıristiyanlık tarihi ile kurulan bilim ve bilimsel araştırmalar bünyesinde de kendini göstermektedir. Ancak her ikisi de Protestanlık içerisinde bile dahili ihtilaflara götürmüştür ki, bu fundamentalistler ve liberaller arasında en belirgin ifadesini bulmaktadır. Bu tür gelişmelerden Roma-Katolik Kilisesi de nasibini almıştır. 20. yüzyılın başında görülen modernizm çatışması ve

II. Vatikan Konsili (1962-1965) bu gelişmeler için birer örnektirler. Modern çağla yüzleşmekten hiçbir din kendini alamayacaktır. Hıristiyanlık içerisinde bu özellikle çok sert yaşanmaktadır, çünkü modernleşme dalgalarının başını çeken en çok bu ülkelerde modernizm etkili ve yerleşiktir. Müspet ilimlerin sonuçlarıyla kurulan münasebetlerde (dünya merkezli evren teorisine karşı güneş merkezli teori, biyolojide evrim), psikoloji (Sigmund Freud, 1856-1939), etik (cinsellik, gen teknolojisi, ekoloji) ve sosyal düzenle (kadın erkek hak eşitliği, eşcinsel yaşam birlikteliklerinin heterosexüel evliliklerle hukuki yönden eşitliğe kavuşturulması) ilgili meseleler için bu geçerlidir.

Hıristiyanlığın gelecekte nasıl gelişeceğini kestirmek zordur. Çöküş sinyallerinin yanında canlanma işaretleri de görülmektedir. Tarih gösteriyorki nice Hıristiyanlıklar batmış, ama birçokları da eklenmiştir. Aynısı çelişkili pozisyonlar için de geçerlidir: Eskiye bağlılık kimi zaman sağ kalmayı garantilerken, başka durumlarda engellemiştir. Gelecek bu nedenle açıktır. Bugün alınan her karar asla sonuçsuz kalmayacaktır, ancak bunlardan hangisinin ileriye götürüp götürmediğini, genelde daha sonra anlarız.

PETER ANTES

Hz. Muhammed (İsl.)

 

İslam inancına göre, Hz. Muhammed, Allah’ın insanları müjdelemek ve uyarmak için seçtiği, kendisine vahyettiği son peygamberdir. Miladî 20 Nisan 571 yılında Mekke’de doğdu. Mekke’nin seçkin bir ailesinden gelen, doğmadan  yetim, altı  yaşında öksüz kalan  Hz. Muhammed, çocukluğunu ve ilk gençliğini dedesinin ve amcasının himayesinde geçirdi. Hayatını ticaretle kazanan Hz. Muhammed, toplum içerisinde saygın ve son derece güvenilir bir insan olarak biliniyordu. Bu sebeple ona güven veren/duyulan Muhammed (Muhammedu’l-Emîn) denilirdi. Peygamberliği öncesinde, Arap yarımadasında müntesipleri bulunan Yahudilik, Hıristiyanlık ve Mecûsîlik dinlerine ilgi duymadı. Putlara tapan Mekkeli müşrikler arasında yetişmesine rağmen putperestliğe de ilgi göstermedi ve onların  ritüellerine katılmadı. Kendi toplumunun inancını tatmin edici bulmadığından bir arayış içerisindeydi (Duhâ, 93/7). Bu arayış sürecinde sık sık gittiği Mekke yakınındaki Nur  Dağı’nda, miladın  610. yılında ilk vahye muhatap oldu. Kendisine iletilen vahiyleri insanlara okuyarak onları Allah’ı birlemeye, ahirete inanmaya ve ahlaki değerlere bağlı kalmaya çağırdı. Hz. Muhammed Allah’tan gelen vahyi insanlara bildirdiğinde, büyük tepkiyle karşılaştı ve başlangıçta az sayıda insan ona inandı. Mekke’de artan baskılar inananlar için dayanılmaz hale gelince, Hz. Muhammed, yakın arkadaşı Hz. Ebu Bekr (ö.13/634) ile birlikte miladî 622 yılında Medine’ye göç (hicret) etti. Böylece mesajını daha rahat paylaşabilme ve yayabilme imkanı bulmuş oldu. Orada Evs ve Hazrec adındaki iki büyük Arap kabilesi ve yahudi kabileleriyle sözleşme yaparak küçük bir devlet yapısı oluşturdu. Bu arada tebliğ ettiği vahye inananların sayısı  giderek artmaktaydı. Bu durum onun sosyopolitik konumunu güçlendirdi. Bir yandan da Mekke müşriklerinin Hz. Muhammed’e ve ona bağlananlara düşmanlıkları devam ediyordu. Bu yüzden o, Medine döneminde Mekkeli müşriklerle birkaç kez savaşmak zorunda kaldı. Onun katıldığı savaşlar genellikle savunma amaçlıydı. Ciddi bir tehditle  karşılaşmadan düzenlediği en önemli sefer olan Mekke fethi, Hz. Muhammed’in aldığı tedbirler sayesinde birkaç kişi dışında can kaybı olmadan gerçekleşti. 632 yılında yaptığı hac görevi (Veda Haccı) esnasında, arkadaşlarına bir konuşma (Veda Hutbesi) yaparak, son uyarılarını ve tavsiyelerini iletti. Kısa bir süre sonra rahatsızlanarak 8 Haziran 632 tarihinde Medine’de vefat etti. Kur’an’a göre Hz. Muhammed, daha önce gönderilen peygamberlerin izleyicisi (Âl-u ‘İmrân, 3/144; Nisâ’, 4/164) ve sonuncusudur (Ahzâb, 33/40). O, Hz. Musa ve Hz. İsa gibi vahye muhatap olmuş (Şûrâ, 42/13; Âl-u ‘İmrân, 3/84), Allah’ın bildirdiklerini insanlara olduğu gibi aktarmış ve bunlarda ekleme ve çıkarmada bulunmamıştır (Hâkka, 69/44-47). Bu anlamda o, Allah’la insanlar arasında sadece bir elçidir. O da diğer insanlar gibi kendisine gönderilen vahye tabi olmakla yükümlü (En‘âm, 6/106; Yûnus, 10/109) ve Allah’a karşı sorumludur (A‘râf, 7/6). Kur’an’da Hz. Muhammed’in insanüstü vasıflarının bulunmadığı, onun bir beşer; tek ayrıcalığının ise vahiy alması olduğu vurgulanmıştır (İsrâ’, 17/93; Kehf, 18/110; Fussilet, 41/6). O, aldığı vahyi olduğu gibi insanlara tebliğ etmiş, gerekli gördüğü durumlarda bazı ayetleri açıklayarak (İbrâhîm, 14/4; Nahl, 16/44), dinî uygulamaları göstermiş, Kur’an’ın öngördüğü ahlaki ilkeleri de yaşantısıyla örneklendirmiştir. Kur’an onu en güzel rol modeli (usvetun hasenetun) olarak nitelendirmiştir (Ahzâb, 33/21). O, iyi bir eş, müşfik bir baba/dede, güvenilir bir dost ve nazik bir insandı. 25 yaşındayken, kendisinden yaşça büyük bir dul hanım olan Hz. Hatice ile evlendi ve onun ölümüne kadar 25 yıl tek eşli bir hayat sürdü. Hz. Hatice’den iki erkek, dört kız çocuğu oldu. Bir oğlunun annesi de Mısırlı Mâriye idi. İlk çocuğu Kasım ve diğer oğulları Abdullah ve İbrahim küçük yaşta vefat ettiler. Kızları Zeyneb, Rukiye, Ümmü Gülsüm ve Fâtıma da evlenip çocuk sahibi olduktan sonra genç yaşlarda öldüler. Rukiye ve Ümmü Gülsüm 3. halife Hz. Osman’la, küçük kızı Fâtıma da 4. halife Hz. Ali ile evlendiler. Hz. Fâtıma’nın çocukları olan Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin daha sonra içinde yer aldıkları siyasal olaylar ve karşılaştıkları mağduriyetler yüzünden en çok tanınan torunları oldular. Hz. Muhammed, ilk eşi Hz. Hatice’nin vefatından sonra onun hatırasına hürmeten iki buçuk yıl yalnız yaşadı. Sonra Sevde bint-i Zem‘a ile evlendi. 53 yaşına kadar tek eşli kaldı. Bu yaşından sonra çeşitli aralıklarla yeni evlilikler yaptı. Çok eşliliği döneminde toplam 11 hanım nikahı altındaydı. Vefatında 9 eşi bulunuyordu. Evlendiğinde bakire olan tek eşi Hz. Âişe idi. Evlilik sırasına göre eşlerinin isimleri şöyledir: Hatice bint-i Huveylid, Sevde bint-i Zem‘a, Âişe bint-i Ebû Bekir, Hafsa bint-i Ömer, Zeyneb bint-i Huzeyme, Ümmü Seleme, Zeyneb bint-i Cahş, Cuveyriye bint-i Hâris, Reyhâne bint-i Zeyd, Safiyye bint-i Huyey, Ümmü Habibe bint-i Ebû Sufyân, Mâriye ve Meymûne bint-i Hâris. Çok eşliliğin yaygın olduğu ve normal kabul edildiği o dönemde Hz. Muhammed’in evliliklerinin, dinî, sosyal, siyasal, ekonomik ve ahlaki pek çok sebebi vardı. Dolayısıyla bu evlilikler değerlendirilirken dönemin siyasal, sosyal ve kültürel şartları göz önünde bulundurulmalıdır. İslam’ın doğduğu o coğrafyada 10 hanımla evli çok sayıda kişinin isimleri kaynaklarda yer almaktadır. Bu yüzden Hz. Muhammed kendi döneminde, düşmanları da dahil olmak üzere çok eşliliğinden dolayı hiçbir eleştiriye muhatap olmamıştır. Hz. Muhammed, Allah’ın yeryüzüne gönderdiği son elçisi olarak inançlı ve ahlaklı bireylerden oluşan bir toplumu hedeflemiş ve bu idealinin bütün insanlıkça paylaşılmasını istemiştir. Çünkü o, Kur’an’ın ifadesiyle, bütün insanlığa gönderilmiş sevgi ve rahmet peygamberidir (Sebe’, 34/22; Enbiyâ’, 21/107).

İSMAİL HAKKI ÜNAL