Kadın (İsl.)

 

(Alm. Frau)

Kur’an’a göre, Allah erkek ve kadını aynı özden yaratmıştır (Nisâ’, 4/1). Yaratıcı, onları birlikte ve eşit şekilde muhatap kabul etmiştir (A‘râf, 7/19, 22, 24, 25). Allah’a kul ve insan olmak bakımından kadın ve erkek arasında tam bir eşitlik vardır. Kur’an’da geçen insan ve eş kelimeleri kadın ve erkeği birlikte içine almakta, erkeklere yapılan hitaplar, Arap dilinin özelliğinden dolayı kadınları da kapsamaktadır (Bakara, 2/25, 82, 172). Ayrıca fazilet değerlendirmesinde cinsiyet farklılığının değeri yok­tur (Hucurât, 49/13). İnanan erkek ve kadınlar birbirlerinin dostlarıdır (Tevbe, 9/71). İnanç ve ibadet konusunda kadın-erkek ayrımı yapılma­mıştır (Bakara, 2/8, 62, 177). Hak ve yükümlülükleri bakımından kadın, özgür bir birey ve bir kuldur (Ahzâb, 33/35; Leyl, 92/3-11). Ekonomik konularda kadının kazancı kendisine ait olduğu gibi, malını özgürce kullanma yetkisine de sahiptir (Bakara, 2/43, 110, 254). Kur’an, kadın­ların mirastan hak sahibi olduklarını bildirmiştir (Nisâ’, 4/7). Yaptıkları iyi ve kötü işlerden dolayı kadınlar eşit ölçüde sorumludurlar (Fussilet, 41/46; Câsiye, 45/15). Allah, kadına karşı yapılan ayrımcılığı yasaklamış ve kız çocuklarını diri diri toprağa gömen Cahiliye Araplarını şiddetle kınamıştır (Nahl, 16/58-59; Tekvîr, 81/8-9). Kadın-erkek eşitsizliğini çağ­rıştıran bazı ayetler, dönemin sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik yapısı ile ilişkilidir. Kadınlar birey olarak hak ve yetkilerini kullanmakta ser­besttirler. Örneğin, Hz. Muhammed’e, erkeklerden ayrı olarak kadınlar da bağlılık yemini (biat) etmişler (Mumtehine, 60/12) ve bu olay, kadın­ların seçme hakkına örnek oluşturmuştur. Yaşlandığı için kendisini boşamak isteyen kocasını Hz. Muhammed’e şikayet eden bir kadının durumu bu konuda diğer bir örnektir. Bu kadının haklılığını teyid eden ayetler gelmiş (Mucâdele, 58/1-4) ve kocası konusunda Hz. Muham­med’le tartışıp hakkını savunduğu için bu ayetlerin yer aldığı sureye Mucâdele adı verilmiştir. İslamiyet’te kadın bireysel ve toplumsal hayatta erkeğin yaptığı her işi yapabilir. Kadın, ticaret, siyaset, eğitim, kültür ve sanat gibi sosyal hayatın her alanında faaliyet gösterebilir. Bu konularda herhangi bir kısıtlama yoktur. Kur’an eşleri, birbirleriyle çok özel ve baş­kalarıyla asla paylaşılamayacak birlikteliklerini kuşatan elbiseye benzet­miştir (Bakara, 2/187). Hz. Muhammed, yüklendiği sorumluluktan dola­yı, anne hakkının baba hakkından önce geldiğini (Buhârî, K. Edeb, 2 B. Men ehakku’n-nâs …, no. 5971) söyleyerek İslamiyet’in kadına, anneye ve aileye verdiği değere işaret etmiştir. Çocuklarını yetiştiren annenin bilgi­li ve eğitimli olmasına önem veren Hz. Muhammed, ilim öğrenmenin (kadın-erkek) her müslümana farz olduğunu bildirmiştir (İbn Mâce, K. Sunnet, 17 B. Fadlu’l-‘ulema’ ve’l-hass ‘alâ talebi’l-‘ilm, no. 224). Nitekim İslam tarihinde kendi alanlarında başarılı olmuş çok sayıda kadın vardır. Kur’an ve Hz. Muhammed’in uygulamaları dikkate alındığında, kadını erkeğin gerisinde gösteren, onu aşağılayan ve küçük düşüren rivayet ve değerlendirmelerin İslamiyet’le ilgisi olmadığı kolayca anlaşı­labilir. Tarihte ve günümüzdeki kadına yönelik kimi yanlış uygulamalar dikkate alındığında, kadının konumu hakkında İslam’ın ilkesel yaklaşı­mı ile ataerkil toplumlardaki uygulamalar arasında kapatılması gereken uzun bir mesafenin olduğu da aşikardır.

İsmail Hakkı Ünal

Kadın (Hrst.)

 

(Alm. Frau)

Hıristiyanlık’ta kadının rolü sorusu, birçok problemle bağlantılı bir konudur. Burada bir taraftan Hıristiyanlık inancına göre kadının mahi­yeti hakkındaki ilkesel (teorik) anlayış ile Hıristiyanlığın etkisindeki kültürlerde kadınların yaşadıkları ve yaşamaya devam ettikleri pratik realite arasında bir ayrım yapmak gerekir. Hıristiyanlık anlayışına göre bütün insanlar, ait olduğu millet, sosyal mertebe veya cinsiyetine bakıl­maksızın ilke olarak aynı onura sahiptir. “Artık ne Yahudi ne Grek, ne köle ne özgür, ne erkek ne kadın ayrımı var. Hepiniz Mesih İsa’da birsiniz” (Pavlus’tan Galatyalılar’a Mektup 3,28). Pavlus tarafından Mesih’in kurtuluş eserine dayandırılan erkek ve kadın eşitliği, Eski Ahit’in başında Tanrının hilkat eserinin sonucudur. İlk yaratılış mesajın­da insanın Tanrı’ya benzerliği, erkek ve kadına eşit şekilde ve hemen başlangıçta verilmektedir (Yaratılış 1,27). Fakat daha ikinci yaratılış mesajında kadının değerlendirilmesinde, Mukaddes Kitab’ın tüm metin­lerinde devam eden bir çelişki kendini göstermektedir: İlk kadın Havva’nın, Adem’in kaburga kemiğinden yaratıldığı (Yaratılış 1,21-25), Adem’i ilk günaha yönlendirdiği ve bunun cezası olarak da erkeğe tabi kılındığı söylenmektedir (Yaratılış 3,1-16; krş. Pavlus’tan Efesliler’e Mektup 5,22-24; Pavlus’tan Korintliler’e 1. Mektup 14,34-35, Pavlus’tan Timoteos’a 1. Mektup, 2,12-14). İsa, kadınlara da aynen erkekler gibi önyargısız ve şartsız yöneldiğini söylemiştir, ki bu durum onun eleştiril­mesine neden olmuştur. İncillerde birbiriyle mutabık olarak İsa’nın diril­miş olarak önce kadınlara göründüğünden bahsedilmektedir (Matta 28,1-10; Markos 16,1-13; Luka 24,12), ki bu, diriliş mesajına başlangıçta inanamayan erkeklere karşı inanılmaz bir taltif olarak anlaşılmalıdır. Hem Eski hem de Yeni Ahit’te mükemmel kadın şahsiyetlerden (kadın peygamberler, İsa’nın annesi Meryem, misyonerler) bahsedildiği hâlde, hem Tanrı imajı hem de İncil’deki şahsiyetler, şüphesiz ağırlıklı olarak erkeklerin etkisindedir (Tanrı’nın mükemmel ve son şahsi vahyi olarak İsa da bir erkektir). Bu gerçek, kilise ve ilahiyat tarihinde, özellikle Protestan kilisesinde çoğunlukla, Katolik ve Ortodoks kiliselerinde ise sadece (ve prensip olarak) erkekler tarafından işgal edilen makamlar hiyerarşisi alanında daha güçlenmektedir. Bugün Kilise içinde kadın erkek eşitliği (neredeyse) yoktur, aksine kadın erkek eşitliği daha ziyade (henüz birçok eksiklerinin olmasına rağmen) seküler toplumun ve seküler devletin karekteristik bir özelliğidir. Ancak seküler devlet için de bütün insanların eşitliği yönündeki Hıristiyanlık düşüncesi önemli bir önkoşuldur.

Martin Thurner

Kitab-ı Mukaddes (Hrst.)

 

(Alm. Bibel)

Kitab-ı Mukaddes Hıristiyanlığın kutsal kitabıdır. Kilise tarafından tanınmış, Hıristiyanlık dünyasını bağlayıcı, sürekli yeniden yorumlanıp benimsenmesi gereken, imanın tüm mirasını içeren kanondur. Kitab-ı Mukaddes, Eski ve Yeni Ahit olmak üzere iki kısımdan oluşur. Eski Ahit hacim itibariyle mezheplere göre farklılık gösterir. Süryani Kilisesi’nde Yeni Ahit’in hacmi de farklılık arzeder. Bu durum genel olarak, mezhepler içerisinde sağlam temellere oturmuş bilinç sayesinde Tanrı’nın insanlar tarafından iletilmiş kelamına kayda değer bir zarar vermez. Kitab-ı Mukaddes’in (Bibel) ismi Yunanca bibliadan gelir ve kitaplar demektir. Tekili biblion ise muhtemelen Fenike liman kenti Biblos isminden türemiştir. Antik Çağ’da burası Yunanistan için papirüsün pazarlandığı önemli bir yerdi.

Kitab-ı Mukaddes’in meydana gelmesi Yahudilik’teki İbranice Eski Ahit’in metinlerini resmen kabul etme sürecine  bitişiktir (kanonikleşme süreci). Tevrat’ın kanonikleşmesi ise MÖ 5. yüzyılda başlamıştır. 4. yüzyılda kilise babalarından Atanasius’un (MS 367) 39. Paskalya Mektubu’nu yazması ve Kartaca Kilise Meclisi’nin toplanmasıyla (MS 397) Hıristiyanlığın Yeni Ahit’e ait kitapları 27 metinle büyük ölçüde tamamlanmıştır. Ancak bunun gelişim süreci tekdüze bir doğrultuda işlememiştir. Muhalif kilise kurucusu Markion (MS yaklaşık 85-160) bunda önemli rol oynamıştır. O, hıristiyan metinleri içerisinden sadece Luka İncili’nin gözden geçirilmiş versiyonuyla Pavlus’un on mektubunu alarak normatif saydığı bir koleksiyon oluşturmuştu. Eski Ahit’i ise Hıristiyanlığa tamamen yabancı saydığı bir Tanrı’dan gelen belge olarak kabul ederek onu tamamen dışarıda bırakmış ve derlediği bu koleksiyonu da Hıristiyanlığa kabul ettirmek istemiştir. Bunun üzerine Kilise’nin tepkisiyle karşılaşan Markion heretik (sapkın) ilan edilmiş, ama onun Kutsal Kitab’ı standardize etme (kanonikleştirme) denemesi bu Kitab’a dahil edilecek metinlerin belirlenmesini ciddi anlamda hızlandırmıştır. Markion bu girişimiyle 19. ve 20. yüzyıl Protestanlığı’na önemli ölçüde örneklik etmiştir. Bazı düşünürler bu dönemde Eski Ahit’in Kitab-ı Mukaddes’e ait bir kitap olarak takdir edilip edilmemesi konusunu tartışmışlardır (Friedrich Schleiermacher [1768-1834]; Adolf von Harnack [1851-1930]).

Kitab-ı Mukaddes, Hıristiyanlık inancının başlangıcına ve gelişimine ait belgeleri ihtiva eder. O, İsa Mesih’in müjdesi ve bu müjdenin gerçekleşmesine götüren bir tarihtir. Burada tarihten maksat  onun hem Tanrı’nın kurtuluş hikayesi planı doğrultusunda formüle edilmesi, hem de bireysel din tarihinin akışı paskalya sonrası Hıristiyanlığı’na kadar (İsa’nın dirilişi) tekrar oluşturulmasıdır. Bilhassa bu son kısmın yeri Eski Ahit’in belirleyici etik monoteizminden dolayı herhangi bir din tarihi tarafından doldurulamaz. Kitab-ı Mukaddes metinlerinin bilhassa yüzyıllar süren oluşum tarihinin sebep olduğu çok seslilik, Kilise’nin dogmatik tesbitlerinin ötesinde şunları gösterir: Bu çokseslilik, Hıristiyanlık için fiilen vazgeçilmezdir. Kendi içinde yer yer çelişkiler içermesine rağmen, kendini kanıtlamıştır. Ayrıca Hıristiyanlığın dinî-etik bereket dolu imanın tüm mirasını yansıtır.

MARTIN ARNETH

Kılık-Kıyafet (İsl.)

 

İslam öncesi Arap yarımadasında kullanılan giyim-kuşam malzemesi ve giysiler İslam geldikten sonra da varlığını sürdürmüştür. Kur’an’da konuyla ilgili “Ey âdemoğulları! Size avret yerlerinizi örtecek giysi ve süslenecek elbise verdik, takva elbisesi varya işte o daha hayırlıdır.” (A‘râf, 7/26) ve “Ey Âdemoğulları! Her mescide varışta ziynetinizi takının”, “De ki, Allah’ın kulları için yarattığı ziyneti ve temiz rızkı kim haram kılmış?” (A‘râf, 7/31-32) ayetleri yer almaktadır. Bu ifadelerden giyinmenin gereği yanında estetik boyutunun da önemli olduğu anlaşılmaktadır. Kaynaklarda, peygamberlik geldikten sonra Hz. Muhammed’in, kılık-kıyafetinde herhangi bir değişiklik yaptığına dair bilgi bulunmamaktadır. Ona ilk gelen ayetlerden birisi “Elbiseni temiz tut!” (Muddessir, 74/3) emridir. Ancak Hz. Peygamber’in o dönemdeki kadın ve erkeklerin dönemin kadın ve erkek kıyafetlerine uymayan giyim tercihlerine ilişkin bazı eleştirel ifadelerine rastlanmaktadır (Buhârî; İmâm Mâlik). Genel olarak İslamiyet’in kılık-kıyafet konusunda üç temel ilke getirdiği söylenebilir: 1) Mahrem yerlerin örtülmesi; 2) Kılık-kıyafetin temiz ve estetik olması; 3) Gösterişten uzak durulması. Müslümanlar tarih içerisinde yaşadıkları kültür ve coğrafyaya göre bu ölçülere uygun değişik kılık-kıyafet tarzları üretmişlerdir.

İSMAİL HAKKI ÜNAL

Kılık-Kıyafet Kuralları (Hrst.)

 

(Alm. Kleiderordnung)

Hıristiyan geleneği, her ne kadar Hıristiyanlık hakimiyeti altındaki topraklarda zaman zaman başka dinden olanlar için (özellikle Yahudiler için) özel giyim kuralları öngörmüş ise de, Hıristiyanlığa özgü bir giyim düzeni getirmez. Bütün öbür giyim düzenleri, dünyevi ve politik nitelikte olmuş veya din mensuplarının hiyerarşik konumunu belirlemeye yönelik veya tören giysilerine ilişik kurallardan oluşmuştur. Belirli bir özel durumu, kadınların dua ederken ve – Pavlus’un Korintliler’e 1. Mektubu’nda (11:5-6, başka bir deyişle 2-16 satırları bağlamında) formüle ettiği üzere – peygamberlik ederken bir başörtü taşımalarına dair buyruk oluşturur. Pavlus bununla yahudi örtünme töresini  kendi  yahudi  kökenden  gelmeyen  hıristiyan  cemaatine  de sokar, ama bunu dinsel alanla sınırlar. Bu töre bugün dahi bazı ülkelerde (ör. İspanya’da) varlığını sürdürmektedir: Kadınlar ibadet sırasında ya bir şapka takarlar ya da başlarının üzerine bir parça bez (ör. mendil) koyarlar. Ayrıca 4. yüzyıl’dan itibaren başörtünün Roma Kilisesi’nde de düğünlerde (gelin örtüsü) kullanıldığı kanıtlanabilmektedir. Pagan-Roma düğün geleneğindeki gelinin örtünmesi uygulaması aynen devralınmıştır. Buna kadın manastırlarında keşişenin örtüler içinde İsa’nın gelini olarak dolaşması geleneği de eklenebilir. Örtünmenin örneğin dul kadın örtünmesi gibi diğer biçimlerinden moda el kitaplarında söz edilmekle birlikte bunların dinsel amaçlı oldukları söylenemez. Bundan dolayıdır ki örtünme modanın zaman içindeki değişimiyle birlikte ortadan kalkmıştır; bu pek çok ülkede ibadet sırasında kadınlar için de geçerlidir.

PETER ANTES

Kültür (Hrst.)

 

(Alm. Kultur)

Kültür kavramından insanın, öz varlığını, doğal ve toplumsal çevresini başlangıçta sahip olduğu saf doğal durumunu aşarak akıl yetisinin olanaklarıyla biçimlendirme yeteneği, ödevi ve icraati anlaşılır. Daha dar anlamda kültür tinsel, teknik ve sanatsal yapıtların tümünü ya da sadece belirli bir bölge ya da devirsel bağlamdaki (ör. antik Yunanistan kültürü, Amazon Kızılderilileri kültürü) adetlerini ifade eder. Kültür ile din arasındaki ilişki farklı iki bakış açısıyla betimlenebilir. Bir yandan dinin kendisi kültürün bir parçasıdır, çünkü din onu taşıyan öznelerin tinsel dünya-biçimlendirmesi tarafından yaratılır ve önemli ölçüde bunun tarafından birlikte belirlenir. Diğer yandansa din kültür için tetikleyici bir işleve sahip olabilir, üstelik iki şekilde. Birincisi; belirli dinsel tasarımlar, kurallar ve yasaklar bir kültürün ilkesel ve somut görünümlerine etkide bulunur; örneğin özgül bir hıristiyan ya da İslami (dinsel) mimarînin doğmasında bu durum açıkça görüldüğü gibi. Bir başka çok daha önemli bir anlamdaysa, insanların belirli bir dinsel ön-anlayışı sadece insanları kültür yaratmaya yönlendirip onları buna teşvik edebilir. Bu durum, birincil olarak Eski Ahit’teki yaratılış haberinde açıklanan hıristiyan insan anlayışı bağlamında açıkça görülür. Sözü edilen haberde insan Tanrı’nın sureti olarak nitelendirilir (Yaratılış 1:26); Tanrı ile bu suret özdeşliği, insana zorunlu olarak “Yeryüzünü kendine tâbi kıl” şeklindeki tanrısal görevi (Yaratılış 1:28) yükler ki bu da açık ve seçik bir biçimde insanın kültür için yaratılmış bir varlık olduğu anlayışını içerir. Hıristiyanlık bu kökenler bağlamında tüm kültür icraatlerini – hıristiyan-olmayan kökene de sahip olsa – ilkesel olarak olumlu değerlendirir. Kitab-ı Mukaddeshıristiyan din tarihindeki gelişme sürecinde her  bir insanın kişisel haysiyeti giderek daha merkezi bir önem kazanmıştır; öyle ki, diğer tüm kültür ürünleri bu öneme atıfta bulunurlar, anlam ve meşruluklarını bu önemden alırlar. Bu, İsa örneğinde hatta o kadar ileriye gitmiştir ki, İsa dinsel tapınmanın kült nitelikli Şabat kurallarını dahi cemaatindeki insanların ihtiyaçlarına göre sıralandırmıştır (Markos 2,27). İnsan haysiyetine bu denli yoğunlaşma, Hıristiyanlığın en önemli kültür icraati olarak görülebilir.

MARTIN THURNER

Kültür (İsl.)

 

Kültür; insanın zihinsel ve bedensel becerileri vasıtasıyla yarattığı, kuşaktan kuşağa aktararak geliştirdiği duygu, düşünce ve davranış kalıplarının oluşturduğu yaşam biçimidir. Kur’an’da bazı ayetlerde kültürü oluşturan unsurlardan biri olarak dilin önemine dikkat çekilmektedir. “Dillerinizin ve renklerinizin değişik olması O’nun varlığının belgelerindendir” (Rûm, 30/22) ayetinde diller, kültüre; renkler ise ırka işaret etmekte ve bunların çeşitliliği ile kültürlerin çeşitliliği vurgulanmaktadır. Bu bağlamda her peygamberin kendi toplumunun diliyle gönderildiği belirtilerek, içinde yaşadıkları kültürün bir temsilcisi olarak peygamberlerin Allah’tan aldıkları mesajları kültürlerine aktararak vahiyle kültürü buluşturduklarından söz edilmektedir (İbrâhîm, 14/4; Fussilet, 41/44). Bakara suresinin 31-33. ayetlerinde ise Âdem’in eşyayı tanıyıp isimlendirdiğinden bahsedilerek, kültürün semboller yoluyla taşındığına, insanın meleklerden farklı olarak nesneleri anlamlandırabilme özelliğine ve yeteneğine dikkat çekilmektedir. Etrafındaki eşyaları tanımaya yönelik bu çabası sayesinde insan, doğayı keşfederek ürettikleriyle yaşamını kolaylaştırıp zenginleştirecek ve nihayet yarattığı kültürle birey ve toplum olarak gelişip yükselecektir. Kültür, bir toplumun temel özelliklerini yansıtan ve zaman içinde ürettiği, kendine özgü birikimiyle yarattığı her şeyi  kapsar. Sanat, mimari,  edebiyat, kılık-kıyafet  ve günlük hayatta kullanılan çeşitli araç-gereçler, dil, ahlak, din, estetik, örf-adetler, gelenekgörenekler kültürün unsurlarıdır. Bu kültür öğeleri karşılıklı olarak birbirini etkilemekle birlikte dinin (İslam’ın) kültür üzerindeki etkisinin daha baskın olduğu söylenebilir. Müslüman toplumlarda bu etki, özellikle dil, edebiyat, sanat, mimari, örf, adet, felsefe, bilim, hukuk, siyaset ve ahlak alanlarında görülebilir. Örneğin, Kur’an’ın dili Arapça olduğu için müslüman toplumların dinî kültürlerinde Arapçanın izlerine sıkça rastlanmaktadır. Arapçanın hat sanatındaki kullanımları, dinî içerikli estetik bir kültürün doğmasına yol açmıştır. Yine dinîmistik unsurlardan oluşan tasavvuf müziğinde dinî kültürün izleri görülebilir. Din ve kültür ilişkisi açısından İslamiyet’in, gerek içinden çıktığı gerekse sonradan dahil olduğu herhangi bir kültürden bağımız olmadığı ve kültürü biçimlendirici bir özelliğe sahip olduğu görülmektedir.

İHSAN ÇAPCIOĞLU

Kur’an (İsl.)

 

Kur’an, kelime olarak okumak anlamına gelir. Kur’an, Allah’ın Hz. Muhammed’e vahyettiği sözlerin toplandığı kitaptır. Kur’an’ın adı bizatihi Kur’an tarafından verilmiştir (Muzzemmil, 73/4; İsrâ’, 17/9). Kur’an miladî 610-632 yılları arasında Hz. Muhammed’e parça parça indirilmiştir. Hz. Muhammed’in Mekke’de yaşadığı dönemde inen ayetler, iman, ahlak, ibadet konuları ile Hz. Muhammed’den önceki peygamberlerin halklarıyla yaşadıkları tecrübeleri içerir. Medine döneminde inen ayetler, sosyal, ekonomik, hukuki ve siyasi içeriklidir. Kur’an, 6236 ayetten oluşur ve 114 suredir. Surelerin yaklaşık üçte ikisi Mekke’de üçte biri de Medine’de indirilmiştir. Ayetler indirildiğinde Hz. Muhammed onları arkadaşlarına okumuştur. Onlar da inen ayetleri ezberlemişlerdir. Kur’an ayetleri vahyin ilk yıllarından itibaren yazılmaya başlamıştır. Hz. Muhammed’in çok sayıda vahiy katibi vardı. Zeyd b. Sâbit (ö.45/665), Osman b. ‘Affân (ö.35/655) ve ‘Ubeyy b. Ka‘b (ö.35/655), Hz. Muhammed’in vahiy  katiplerinden  birkaçıydı. Hz. Muhammed’in her yıl Ramazan ayında Cebrâil ile o ana kadar inen ayetleri kontrolden geçirdiği bilinir (Buhârî). Bu kontrolün, vefatından önceki Ramazan ayında iki kez yapıldığı belirtilir (İbn Mâce). Hz. Muhammed’in vefatından sonra Hz. Ebû Bekr’in halifeliği (632634) sırasında Kur’an, mushaf adı verilen bir kitap halinde bir araya getirilmiştir. Sahabilerin hafızalarındaki ve ellerindeki çeşitli yazı malzemelerinde kayıtlı bulunan ayetler, Zeyd b. Sâbit’in titiz çalışması sonucu toplanarak kağıtlara geçirilmiştir. Bu nüsha Hz. Ebû Bekr’in (ö.13/634) vefatından sonra Hz. Ömer’e (ö.23/644) ondan sonra da kızı Hafsa’ya (ö.45/665) bırakılmıştır. Bu nüsha Hz. Osman döneminde çoğaltılan ve yazı olarak standarda kavuşturulan mushafların da kaynağı olmuştur. Kur’an’ın ilk dönem nüshalarında benzer harfleri birbirinden ayıran noktalar ve seslendirici işaretler (harekeler) yoktu. Bunlar mushaf yazısına sonradan eklenmiştir. Sureler mushaflarda indiriliş sırasına göre yer almaz. Genellikle uzun sureler mushafın ilk bölümlerinde kısa sureler daha sonra gelir. Her surenin bir ismi vardır. Bu isimler genellikle surede geçen kelimelerden veya ele alınan konulardan oluşur. Örneğin Hz. Yusuf’la ilgili hikayenin yer aldığı sureye Yûsuf suresi adı verilmiştir. Tevbe suresi dışındaki diğer bütün surelerin başında bismillahirrahmanirrahim ifadesi bulunur. Konu bütünlüğü olan sureler olduğu gibi, değişik pek çok konunun ele alındığı sureler de vardır. Bu durum, Kur’an’ın, muhatapların ihtiyaçlarına göre indirilmesinin bir sonucu olsa gerektir. Kur’an, insana varlık içindeki konumunu öğretmeyi amaçlar. Bu doğrultuda onun iyiliği, huzuru ve mutluluğu için yönlendirici ilke, buyruk ve öğütleri içerir. Kur’an, Allah’tan, ahiretten, geçmiş milletlerin tecrübelerinden, ibadetlerden, hukuktan, ahlaktan, yaratılıştan, vb. konulardan söz ederken bunları insanla ilgisi ve ilişkisi bağlamında ele alır. Çünkü muhatap insandır ve her ilahi mesaj gibi Kur’an’ın da amacı, insanın içinde bulunduğu koşullar içerisinde vahye dayalı bilgiyle bir tutum geliştirmesidir. Kur’an yoğunlukla Allah’ın varlığı, birliği ve nitelikleri üzerinde durur. Fakat ereksel bir bakış açısıyla Kur’an’ın temel konusunun insan olduğu söylenebilir. Bu çerçevede dört temel kategoriden söz edilebilir: 1. Allah-âlem İlişkisi (yaratma ve onun sürekliliği); 2. Allah-insan İlişkisi (varlıksal, bilgisel ve varoluşsal); 3. İnsan-insan İlişkisi (ahlak ve hukuk); 4. İnsan-evren İlişkisi. Bütün konular bu ana yapının içinde yer alır. Kur’an, evrende, toplumda ve tarihte insanı esas aldığı için onda insan, hep var olanlar ve varlık alanlarıyla ilişkisi bağlamında ele alınır. Kur’an edebi bir üsluba sahiptir. Bu çerçevede onda kıssalar, meseller, mecazlar, teşbih ve istiareler de yer alır.

HALİS ALBAYRAK

Kur’an (Hrst.)

 

(Alm. Koran)

Son yıllara kadar hıristiyan teolojisi Kur’an’la – savunmacı tarzın hari-

cinde – hiçbir şekilde meşgul olmamıştır. Bunun sebebi, hıristiyanların Tanrı’nın insanlara olan vahyinin İsa Mesih’le tamamlandığı inancıdır. Bu nedenle Kur’an, Tanrı’nın kelamı olarak geçerli kılınamazdı ve sonuç olarak da hıristiyanlar için herhangi bir anlam ifade etmemişti. Dinlerarası diyalog bağlamında Kur’an’ın müsbet şekilde takdirine yönelik ilk teolojik denemeler yapılmaktadır (ör. Rüdiger Braun, Karl Friedrich Pohlmann, Bertram Schmitz, Hans Zirker). Kurtuluş tarihi içinde teolojik bir yerleştirme yapılması ise hala gerçekleşmemiştir.

PETER ANTES

Kur’an Çevirisi (İsl.)

 

Arapça indirilen Kur’an, zamanla diğer dillere de çevrilmiştir. Çeviri ihtiyacı Hz. Muhammed henüz hayatta iken başlamıştır. Hz. Muhammed’in, Selmân-ı Fârisî’ye (ö.36/656) Fatiha suresini Farsça’ya tercüme etme izni verdiği bilinmektedir (Serahsî). Özellikle fıkıh ekollerinin oluştuğu dönemlerden başlayarak Kur’an’ın başka bir dile tercüme edilip edilemeyeceği tartışılmıştır. Fakihlerin bir kısmı Kur’an’ın tercüme edilmesini gerekli görürken bazıları ise mucizliği(eşsizliği)ni, üstün edebi özelliklerini göz önüne alarak Kur’an’ın tercüme edilemeyeceğini ileri sürmüşlerdir. Sonuç olarak, Kur’an’ın tercüme edilebileceğini savunan yaklaşım uygulamada yerini almış ve Kur’an diğer dillere tercüme edilmiştir. Kur’an’ın ilk olarak hicrî 127/miladî 745 yılında Berbericeye çevrildiği söylenmektedir. Bundan sonra hicrî 270/miladî 883-84 yılında yapılmış bir Kur’an çevirisinden söz edilir. Ancak günümüze kadar ulaşan ilk Kur’an çevirisi, Sâmânoğulları emiri Mansûr b. Nûh (ö.365/976) tarafından yaptırılan Farsça çeviridir. Bu çevirinin bir nüshası Süleymaniye, diğeri ise Dresden Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. İlk Türkçe Kur’an çevirisinin miladî 11. yüzyılın başlarında yapıldığı bilinmektedir. Kur’an ilk olarak 1143 yılında Batı dillerinden Latinceye çevrilmiş, ancak bu çeviri 1543 yılında basılabilmiştir. Daha sonra bir süre bu Latince çeviri İtalyancaya, İtalyancadan Almancaya çevrilmiştir. Luther’in de 1546 yılında başka bir Latince nüshadan Kur’an’ı Almancaya çevirdiğinden söz edilir. Kur’an’ı ilk defa 1772 yılında Arapça aslından Die Türkische Bibel adıyla Almancaya çeviren M.D.F. Megerlin’dir. Kur’an, sonraki asırlarda pek çok dile çevrilmiştir. Kur’an’ın tercüme edilip edilemeyeceği tartışması 19. yüzyılın sonlarından başlayarak yeniden alevlenmiş ve 20. yüzyılda da devam etmiştir. Özellikle Türkiye’de ibadet dilinin Türkçe olmasına yönelik düşünceler, beraberinde Türkçe Kur’an tartışmasını gündeme taşımıştır. Bu yüzden, daha önce Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kararına dayalı olarak Diyanet İşleri Başkanlığınca Kur’an’ı tercüme görevini üstlenen Mehmed Akif’in (ö.1936) tercümeyi yapmış olmasına rağmen teslim etmediği söylenmektedir. Bunun üzerine Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır (ö.1942) bu görevi üstlenmiş ve yaptığı tercümeye meâl adını uygun görmüştür. Ona göre Kur’an’ın başka bir dile eksiksiz çevirisi mümkün değildir. Bu yüzden yaptığı tercümenin Kur’an’ın Türkçeye eksik ve yaklaşık olarak aktarıldığını ima eden meâl kelimesiyle anılmasını önemsemiştir. Bu yaklaşım ona özgüdür ve daha sonra yapılan Türkçe Kur’an çevirilerinin de meâl adıyla anılmasında etkili olmuştur. Aslında bu yaklaşım, her Kur’an çevirisinin, mütercimin öznelliğini de yansıttığı ürünler olduğuna işaret eder. Yani her çeviri, aynı zamanda bir yorumdur.

 

HALİS ALBAYRAK

Kürtaj (Hrst.)

 

(Alm. Abtreibung)

Kürtaj sözcüğünden, doğmamış bir beşeri canlının sebepsiz yere öldürülmesi anlaşılmaktadır. Hıristiyan inanca göre, her insan Tanrı’nın suretinde yaratıldığı için (Yaratılış 1:27) özel, dokunulmaz bir onura sahiptir. Bu onur, insanın araştırma maksadıyla bile kullanılmasını yasaklar. Yine bu onur nedeniyle her insan kendi içinde değerli, biricik ve eşsizdir. Bu yüzden de hiç kimse bir başka insan yaşamının değeri ya da değersizliği üzerinde hüküm veremez. Her insan – ister kadın-erkek olsun, ister zengin ya da fakir, sağlıklı ya da hasta, bireysel saygınlığına bakılmaksızın yaşama, özgürlük ve güvenlik hakkına eşit ölçüde sahiptir. Tüm büyük hıristiyan kiliselerin anlayışına göre insanın Tanrı’nın suretinde yaratılmış olmasına ve insan onuruna ilişkin bu ifadeler, yumurta ve sperm hücresinin birbiriyle kaynaştığı andan itibaren doğmamış canlı için de geçerlidir. Çünkü buna göre doğum öncesi yaşamda da insan olmaklığın baştan beri mevcut olduğuna ve bu sürecin doğumla birlikte sona ermediğine, bilakis geliştiğine inanılır. Doğum öncesi yaşam baştan itibaren beşeri, Tanrı tarafından armağan edilen bir yaşam ise kimsenin bu yaşamı öldürmeye hakkı yoktur. Bu anlayışa göre, bunu yapan, Tanrı’nın yasasına karşı gelmiş ve büyük bir günah işlemiş olur. Hıristiyan gelenek doğmamış yaşamın bu mutlak korunmasıyla ilgili olarak sadece bir istisna tanır. Bu da çok özel bir durum olup başka durumlarla kıyaslanamaz: Şayet çocuğun hayatına karşı annenin hayatını kaybetmesi söz konusu ise ve hamileliğin tıbbi nedenlerle sona erdirilmesi zorunlu görüldüğü özel durumda. Böylesi bir durumda, bu görüşün temelindeki iddiaya göre, doğmamış bir canın doğrudan kasıtlı olarak öldürülmesi söz konusu olamaz. Zira buna her koşulda karşı çıkılır. Bilakis burada dolaylı bir öldürülmeden bahsedilmektedir. Yani iki candan hiç olmazsa birinin kurtarılabilmesi için yapılması zorunluluk arz eden ve aslında iyi niyetli bir eylemin kasıtlı olmayan tali bir sonucu olduğu ileri sürülür.

HANS-GÜNTER GRUBER

Kürtaj (İsl.)

 

Kürtaj, döllenme sonucunda rahimde oluşan cenin ve plasentanın doğumun doğal zamanından önce dışarı çıkartılması ya da ceninin rahimde öldürülmesi demektir. Tanım, ilk döllenme anından doğumun gerçekleşeceği doğal zamana kadar olan sürede yapılacak her türlü düşürme işlemini içermektedir. Fıkıhta kişiliğin, döllenmenin gerçekleştiği andan itibaren başladığı kabul edilmektedir. Henüz annesinden bağımsız bir varlık olmadığı için sınırlı bir hak ehliyeti öngörülmüş olmakla birlikte, cenin, kişi olarak hukuki korumadan yararlanır. Ceninin en önemli hakkı, hayat hakkıdır. Ceninin hayat hakkına yönelik saldırı niteliği taşıyan davranışlara çeşitli yaptırımlar bağlanmıştır. Klasik fıkıh doktrininde, döllenmenin gerçekleşmesinden itibaren 120 gün geçtikten sonra, anne bakımından hayati tehlike oluşturma hali hariç, kürtaj işleminin yapılamayacağı hususunda görüş birliği bulunmaktadır. 40 gün ya da daha aşağısını sınır olarak benimseyen bazı görüşler de vardır. Belirtilen sürelerin tespitinde ruhun üflenmesine ilişkin rivayetlerin esas alındığı ve ceninin ana rahmindeki gelişim evrelerinden söz eden ayetlere (Hacc, 22/5; Mu’minûn, 23/1214; Zumer, 39/6; Nûh, 71/14) de, dolaylı delil olarak, göndermede bulunulduğu görülmektedir. Klasik dönemde, ceninin canlı olup olmadığına ve gelişim evrelerine ilişkin tıbbi bilgi eksikliği, ruhun üflenmesi ile ceninin canlılık kazanması arasında bir irtibatın kurulmasına yol açmıştır. Ruhun üflenmesinden önce ceninin canlı olmadığını düşünen fakihler, ruh üfleninceye kadar kürtaj yapılabileceği görüşündedirler. Kürtajın yapılabileceği sürenin sınırı üzerindeki anlaşmazlık, ruhun üflendiği zamanı bildiren rivayetlerdeki farklılıktan kaynaklanmaktadır. Belirtilen süreler içinde kürtajın yapılabileceğini benimseyen fakihler kendi aralarında, kürtajı mutlak olarak caiz, caiz olmakla birlikte mekrûh ve mazeret olmaksızın mekrûh sayanlar biçiminde üç grupta tasnif edilebilirler. Klasik doktrinde azınlıkta kalan bir görüşe göre ise döllenmenin gerçekleştiği ilk andan itibaren kürtaj yapılması, annenin hayat hakkının üstün tutulacağı durumlar hariç, hiçbir biçimde câiz değildir. Modern dönem fıkıh uzmanlarının çoğunluğu da benzer şekilde, kürtaja mutlak olarak karşı çıkmaktadırlar. Klasik dönem azınlık görüşü, ceninin ilk baştan itibaren canlı olduğu hususu bilinmediği halde, canlılık kazanma yetisini (isti‘dâd) kürtajın reddedilmesi bakımından yeterli bir gerekçe sayarken, modern dönem fıkıh uzmanları görüşlerini, tıbbi bilgideki gelişmeye bağlı olarak, ceninin her evrede canlı oluşuna dayandırmaktadırlar. Özürlü cenine yönelik kürtaj meselesi ise tıbbi teknolojideki gelişme sayesinde, ancak modern dönemde tartışma konusu olmuştur. Modern dönem fıkıh uzmanlarından bir kısmı, ana rahminde ya da doğduktan sonra tedavi imkanı bulunsun veya bulunmasın, özürlü ceninin de kürtajla alınamayacağı görüşünü savunmaktadırlar. Onlar bunu, tedavisi mümkün olmayacak biçimde özürlü doğmuş ya da sonradan özürlü hale gelmiş insanların hayat haklarına kıyas etmektedirler. Özürlü ceninin kürtajla alınabileceğini savunanlar ise özrün, kesin olarak tespit edilmiş olması ve tedavi imkanının bulunmaması yanında, doğduğunda çocuğun kendisine ve ailesine büyük ızdıraplar verecek nitelikte olmasını gerekçe olarak görürler.

 

TALİP TÜRCAN

Kutsal Kitap Tercümesi (Hrst.)

 

(Alm. Übersetzung der Heiligen Schriften)

İbranice Kutsal Kitap’ın başka  dillere çevrilmesi Yahudilik‘te daha milattan önce başlamıştı. İlk çeviriler Yunanca (Sepuaginta, Yetmişler) ve Aramiceye (Targumim) yapılmıştır. Hıristiyanlar da, İsa’nın sözlerini İbranice veya Aramca değil Yunanca yayarak aynısını yapmışlardır. Yeni Ahit’in tamamı yalnız Yunanca yazılmıştır. İbranice Eski Ahit’ten yapılmış alıntılar yine Yunanca tercümesi olan Yetmişler’dendir. Çok geçmeden yeni çeviriler de eklenmiştir bunlara: Gotçaya (Wulfila İncili), Süryaniceye, Kıpticeye, Etiyopyacaya, Ermeniceye, Gürcüce ve Latinceye (Vetus Latina, Vulgata). Erken Yeni Çağ’da ilgili ulusal dilin kısmen de olsa standartlaştırılmasına hatırı sayılır oranda katkı sağlamış olan başka çeviriler yapılmıştır: Örneğin Almanya’daki 1534 tarihli Luther  İncili  ve İngiltere’deki  1611 tarihli  Kral James İncili. Dünyada başka hiçbir kitap İncil kadar sık  çevrilmemiştir. Zaman içinde sürekli yeni çeviriler ortaya çıkmıştır ve çıkmaya devam etmektedir: Örneğin Almanya’da İbranice İncil’in yahudi Martin Buber ve Franz Rosenzweig tarafından 1926-1938 yılları arası yapılan çevirisi; Katolikler ve Protestanlar tarafından ortak kullanılan (Einheitsübersetzung) 1962-1980 yılları arası yapılmış olan çeviri ya da 2001-2006 yılları arasında Almanca günlük dile yapılmış olan Bibel in gerechter Sprache çevirisi.

Günümüzde bilimsel çalışmalar eldeki çeviriler yardımıyla hangi metinlerin orijinallerinden çeviri yapıldığını bulmaya çalışmaktadır. Böylece orijinal el yazmalarının hangisinde yazım hatalarının olduğu tespit edilebilecektir.

PETER ANTES

Kutsala Hakaret (İsl.)

 

Arapçada sebb ve şetm kelimeleri, hakaret ve sövme anlamlarında kullanılır. Kur’an’da sebb (En‘âm, 6/108), hadislerde ise hakaret anlamını içerecek şekilde şetm geçmektedir. Yine aynı çerçevede ta‘n kelimesi, dine yönelik sözlü saldırı anlamında kullanılmaktadır (Nisâ’, 4/46). Kelam ve fıkıh literatüründe dine ve dinî değerlere sövme isim tamlaması olarak, sebbu’d-dehr (zamana sövme), şetmu’r-resûl (Allah’ın elçisine sövme) ve ta‘n fi’s-sahâbe (sahabeye hakaret etme) formunda kullanılmıştır. Ayrıca Kur’an’da, müminlerden putlara hakaret etmemeleri istenmiş, bunun müşriklerin Allah’a hakaret etmelerine sebep olabileceği hatırlatılmıştır (En‘âm, 6/108). Dine/kutsala hakaret, dinî yahut dinde önemli yeri olan değerleri rencide edebilecek nitelikte sözler ve eylemler sarfetmeyi içerir. Kur’an’a, Eski Ahit’e, Yeni Ahit’e veya Allah’ın indirdiğini söylediği kitaplardan birine; Hz. Peygamber’e hakaret etmek veya hafife almak, küfür sebebi sayılmıştır. Hakaret doğrudan hakaret amaçlı değil de, bir felsefi yahut edebi ifadenin içinde, teşbihler, darb-ı meseller ve dil sanatları kullanılırken gerçekleşmiş ise bunu yapanın küfrüne hükmedilmez. Ama yazarı te’dib edilir. Hakaret konusunda mezheplerin görüşleri incelendiğinde, bu suçu işleyenin müslüman yahut gayr-ı müslim oluşuna göre hükmün değiştiği görülmektedir. Bazı âlimler, müslüman birinin dine hakaretini, irtidat kapsamında değerlendirmişlerdir. Diğer bazıları ise hakareti, irtidattan daha büyük bir suç saymışlar; mürtedin tövbesinin kabul edileceğine, dine hakaret edeninkinin ise edilmeyeceğine hükmetmişlerdir. Bazı âlimler ise pişmanlık durumunda her ikisinin de affedileceğini söylemişlerdir. Görüldüğü gibi, müslüman birinin hakareti, hem günah hem suç kapsamında değerlendirilmiştir. Gayr-ı müslimin dinî değerlere hakareti ise yalnızca suç olarak görülmüştür. Her iki durumda da nasıl bir hüküm uygulanacağı, Kur’an tarafından belirlenmemiştir. Hanefîlere göre bu suç, cezası kesin olarak belirlenmiş suçlar (hadd) kapsamında değildir ve verilecek ceza hakimin yetkisine bırakılmıştır (ta‘zir cezası). Ancak Hanefîler suçun tekrarı ve tövbenin reddi durumunda ölüm cezası öngörmüşlerdir. Hanefî fakihlerinden Bezzâzî (ö.827/1424), Allah’a hakaret edenin tövbesinin kabul edileceğini, ama Peygamber’e hakaret edenin tövbesinin kabul edilmeyeceğini söyler. Bezzâzî’nin Allah’a hakareti günah, Peygamber’e hakareti ise suç kapsamında değerlendirdiği anlaşılmaktadır. Ama Hanefîlerin genel eğilimi, ter türlü suçu ve günahı tövbe kapsamına almaktır. Maalesef, Bezzâzî’nin fetvasına dayanılarak aykırı dinî görüş sahibi birçok düşünür, dine hakaret kapsamında değerlendirilerek zulme uğramışlardır. Hakaret suçuna verilecek cezanın Kur’an’da belirlenmemesinden hareket eden Şâfiîler, müslüman bir ülkede yaşayan gayr-ı müslimler, zimmet sözleşmesinde bu yönde nasıl bir hükme imza atmışlarsa, o hükmün bağlayıcı olacağını söylemişlerdir. Dine ve kutsala hakaret günümüzde insan hakları bağlamında ele alınması gereken bir olgudur. Bireylerin inançlarına karşılıklı saygı göstermeleri çağdaş dünyada yerine getirilmesi gereken bir ilke olarak görülmelidir. Kutsal değerleri hakarete uğrayan insanlar tepkilerini ölçülü bir şekilde, yani kutsala hakaret etmeden, kimseyi aşağılamadan, şiddete başvurmadan ve saldırgan davranmadan, insan hakları bağlamında ortaya koyabilmelidir.

ŞABAN ALİ DÜZGÜN