Melek (İsl.)

 

Melekler, farklı biçimlere girebilen, duyularla algılanamayan, cinsiyetsiz, yeme-içme, uyuma gibi gereksinimleri olmayan nurani varlıklardır. Sayılarını ve gerçek mahiyetini sadece Allah’ın bildiği melekler (Muddessir, 74/31), Kur’an’a göre, Allah-evren ve Allah-insan ilişkisinde çeşitli görevler üstlenen ve Allah’ın verdiği bu görevleri eksiksiz yerine getirmekle yükümlü varlıklardır. İslam’da meleklere inanmak, İslam’ın inanç esaslarından biridir (Bakara, 2/285; Nisâ’, 4/136). Kur’an, melekler ve onların Allah ile ilişkileri hakkında müşrik Arap toplumundaki yerleşik bazı kabulleri eleştirmiş, meleklerin, Allah’ın kızları olduğu iddiasını reddetmiştir (Sâffât, 37/149-150; Zuhrûf, 43/19). Kur’an’da, meleklerin özellikleri, yetenekleri ve görevleri hakkında bazı bilgiler verilmektedir. Örneğin, meleklerin, Hz. Âdem’in yaratılışından önce var oldukları ve Allah’la iletişim kurdukları (Bakara, 2/30-34), yiyip içmedikleri (Hûd, 11/69-70; Zâriyât, 51/24-28), elleri (En’âm, 6/93) ve kanatları (Fâtır, 35/1) olduğu, göklerde bulundukları (Necm, 53/26) bildirilmektedir. Görevleri arasında, Allah’ı sürekli yüceltme (tesbîh), (A’râf, 7/206; Ra’d, 13/13; Enbiyâ’, 21/20; Sâffât, 37/166; Fussilet, 41/38), O’na secde etme, emirlerini yerine getirme (Nahl, 16/ 49-50; Tahrîm, 66/6), Peygamber’e dua etme (salat ve selam) (Ahzâb, 33/56), insanlar için dua ve bağış dileme (Mu’min, 40/7-9; Şûrâ, 42/5), zor ve sıkıntılı anlarda müminlere yardım etme gibi eylemler sayılmaktadır (Âl-u ‘İmrân, 3/123-125; Enfâl, 8/9; Tevbe, 9/26, 40). Allah, insanlar arasından seçtiği gibi melekler arasından da elçi seçer (Hacc, 22/75). Bazı meleklerin özel görevleri vardır. Örneğin, Cebrâil, Kur’an’da adı üç kere zikredilen vahiy meleğidir (Bakara, 2/97, 98; Tahrîm, 66/4). Mikâil, adı Kur’an’da bir defa geçen rızk ve rahmet meleğidir (Bakara, 2/98). Gelenekte Azrâil olarak bilinen melek Kur’an’da ölüm meleği (Secde, 32/11) olarak anılır. Ayrıca, adı sadece hadislerde geçen İsrâfil (Beyhakî), dünya hayatının sona ermesi ve yeniden diriliş için sûra üfleyecektir (Neml, 27/87; Kâf, 50/41). Bunlar dört büyük melek olarak da kabul edilir. Ayrıca Allah’ın katına yakın, arşı taşıyan ve arşın çevresinde bulunan mukarreb melekler (Zumer, 39/75; Mu’min, 40/7; Hâkka, 69/17; Nisâ’, 4/172), insanların söz ve davranışlarını kaydeden yazıcı melekler (kirâmen katibîn) (Zuhrûf, 43/80; Kâf, 50/17-18), ahirette görevli melekler (Ra’d, 13/23-24; Zumer, 39/71-72; Zuhrûf, 43/77) de bulunmaktadır. Kur’an’da yer almadığı halde, hadislerde adı geçen (Tirmizî) ve halk inancında isimleri sık anılan sorgu melekleri münker-nekirin varlıkları din bilginleri arasında tartışma konusudur.

 

İSMAİL HAKKI ÜNAL

Mistik Tecrübe (Hrst.)

 

(Alm. Mystik)

Mistik tecrübe, kelimelerle ifade edilemeyen, ancak insanı duygusal açıdan bütünüyle etkisi altına alan, özgürleştirici bir boyuta geçiştir. Bu niteliği ile mistik tecrübe ne din olgusuna ne de herhangi bir dine bağlıdır. Dionysius Areopagita (Yeni) Eflatuncu felsefenin ilkelerine dayanarak 5. yüzyıldan 6. yüzyıla geçiş döneminde hıristiyan geleneği için bağlayıcı kalacak olan bir mistik teoloji geliştirmiştir. Hıristiyanlık, sevgi olarak Tanrı imanıyla, mutlaklığı baştan itibaren duygusal bir kategori altına aldığından, mistik deneyim ve düşünce  biçimlerine güçlü bir eğilim göstermiştir. Bu çerçevede özellikle İsa Mesih olgusuna mistik yorumlar getirilmiştir. Augustinus da (354-430) hıristiyan vahyini içsel bir aydınlanma olarak yorumlamıştır. Meister Eckhart (~1260-1327) Tanrı’nın insan ruhunun derinliklerinden doğduğunu söyler. Yaradılış ve bedenselliğin mistik boyutu Jacob Böhme (15751624) tarafından vurgulanmıştır. Hıristiyan mistiğinin tarihi sürecinde mistikler ile kilise gelenek ve kurumları arasında sık sık çatışmalar ortaya çıkmıştır. Hıristiyan mistiğinin geniş kesimi için geçerli bir özellik de mistik tecrübenin değerlendirilmesinde felsefi akılcılığa eleştirel bir rol vermiş olmasıdır.

MARTIN THURNER

Mutlak Hakikat İddiası (İsl.)

 

İslam’da imanın özünü oluşturan ‘Allah’tan başka ilah yoktur’ hükmü İslam’ın en başta gelen mutlak hakikat iddiasını oluşturur. En temel doğruluğu ifade etmesi açısından bu hüküm İslam’da hiçbir şekilde gözden geçirilemeyecek, mutlak bir epistemik ve normatif statüye sahip olup, diğer bütün doğruluk ve değer iddialarının onu doğrudan veya dolaylı olarak öngörmesi bir zorunluluk ifade eder. Bir başka deyişle, İslam açısından herhangi bir şeyi doğru veya yanlış kılan, yani kısaca herhangi bir şeyi ‘İslami’ veya ‘gayri-İslami’ yapan o şeyin bu temel hükümle olan ilişkisidir. Dolayısıyla, İslam’da herhangi bir önermenin doğruluğu onun ‘Allah’tan başka ilah yoktur’ hükmü tarafından gerektirilmiş olmasına ya da en azından çelişmemesine bağlıdır. İslam’da bu mutlak hakikat iddiasıyla bağdaşmayan bir şey gerçek anlamda bir doğruluğa sahip olamaz. Hakikatin hakikati gerektireceği ya da hakikatin hakikatle çelişmeyeceği sezgisi dikkate alındığında, İslam’ın buradaki temel öngörüsü her hakikatin bu mutlak hakikat tarafından gerektirildiği, dolayısıyla her hakikatin bu temel hakikate deyim yerindeyse bir şekilde tanıklık ettiğidir. Özü itibariyle, hem Allah’ın mutlak ilminin bir tezahürü olan vahiy, hem de Allah’ın insana bahşettiği aklın varlığın bilgisi çerçevesinde erişebildiği her doğruluk bu mutlak hakikate doğrudan veya dolaylı olarak tanıklık etmektedir. İslam’ın mutlak hakikat iddiası, görüldüğü gibi, Allah’ın varlığı kadar Allah’tan başka hiçbir varlığın ‘tanrılık’ vasfına asla sahip olmadığı/olamayacağı iddiasını içerir. Allah’ın eşi ve benzeri olmadığını ifade etmesi açısından O’nun birliğini ve aşkınlığını vurgulayan İslam’ın bu mutlak hakikat iddiasının ontolojik düzlemde özdeşlik (her şey kendi kendisiyle özdeştir) yasasını öngördüğü söylenebilir ki bu da diğer bir takım temel ontolojik ayrımlara da zemin oluşturmaktadır. Örneğin, Tanrı ile diğer varlıklar arasında aşılmaz bir ontolojik ayrım bulunmaktadır: Tanrı Tanrı’dır; Tanrı-olmayan Tanrıolmayandır. Yani, yegane yaratıcı olan Allah’ın haricindeki her şey yoktan yaratılmış olup, varlıkları O’nun yaratıcı fiiline bağlı olup, var oldukları her an ona muhtaçtırlar. Buna karşın zatıyla kaim olan ve mutlak sıfatlara sahip yegane varlık olarak Allah varlığı için hiçbir şeye bağımlı değildir; hiçbir şeye muhtaç değildir. Yaratan ve yaratılan arasındaki bu mutlak ontolojik ayrımın semantik, epistemik ve etik bir takım düzlemlerde öngörülen bazı temel ayrımların (karşıtlıkların) realist tasavvuruyla bir paralellik oluşturduğu söylenebilir. Nasıl ki Allah ile diğer varlıklar arasındaki temel ayrımı ifade eden hüküm mutlak bir doğruluk statüsüne sahipse, aynı şekilde İslam’a göre doğru (hakk) ile yanlış (batıl), bilgi (ilim) ile bilgisizlik (cehalet), iyi (hayır) ve kötü (şer), iman ve küfür arasında da mutlak/gözden geçirilemez bir ayrım söz konusudur. Felsefi anlamda gerçekçi (realist) bir anlam ve doğruluk anlayışını öngören İslam’ın kendi Tanrı tasavvurunu böylece mutlak ve vazgeçilmez hakikat olarak sunmakta, diğer dinleri de bu temel noktadan hareketle değerlendirmektedir. Bir başka ifadeyle, görece veya çoğulcu doğruluk anlayışlarını reddeden İslam kendi uluhiyet anlayışını vahiy kaynaklı dinlerin en temel hakikati olarak görmektedir.

 

MEHMET SAİT REÇBER